Kitap incelemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap incelemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2020 Cumartesi

KENDİME DÜŞÜNCELER - MARCUS AURELİUS

“Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol.”
M.S. 121. yılında yaşamış olan Stoacı Roma İmparatoru Marcus  Aurelius'un eski  Yunanca Koine diyalektiyle yazılmış olarak kaleme almış olduğu antik çağın en önemli eserlerinden biridir. İmparator Aurelius’un gösterişten uzak sade bir hayat düzenini kabul etmesiyle bir Stoacı olarak yaşadığı söyleniyor.

Filozof imparatorun evren, doğa, akıl, ölüm, yaşam ve insan üzerine tuttuğu notlarıdır. On iki kitaptan oluşuyor. Bu kitapların her birinde İmparator Aurelius, kendine özgü Stoacı görüşlerini, felsefesini ve kendi kişisel gelişimini destekleyen düşüncelerini aktarıyor. Roma Stoası’nın en ünlü temsilcileri Romalı Genç Seneca, Epiktetos ve İmparator Marcus Aurelius’tur. Stoacılar felsefeyi yaşayan bir canlı olarak görürler. Mantık, bu canlıların kemiklerini ve sinirlerini, Fizik etli bölgelerini, ahlaksa ruhunu oluşturduğunu düşünürler. Bunlardan birisi olmadan diğerleri görevlerini yerine getiremez olduğunu belirtirler.

Bu notlar yazarının hem kendi kendine verdiği öğütleri içermekte hem de insanlığa bir ders niteliği taşımaktadır. Kitap aslında Aurelius’un kendiyle ilgili düşüncelerini unutmamak için aldığı notlardan ibarettir. Marcus Aurelius, mutluluğun ve gerçek bir yönetimi kaynağının maddesel şeyler değil 'erdemli olmak' olduğunu savunan Stoacı filozof Epiktetos'un ahlak felsefesinin izinden giden, imparator vasfını yalnızca toplum yönetiminde değil, yaşamını ruhunu, bedenini yönetmekte kullanmış bir filozof hükümdardır. Roma'ya altın çağını yaşatan, bir imparatordur. Marcus Aurelius’un yaşadığı o dönemde, eserinin yazılmasından sonra Romalı hatiplerin pek çoğu ona “ philosophus” lakabını üzerine çok uygun olduğunu düşünmüşlerdir.

...hayatın amacına giden, kendi yönettiği yoldan sapmaz, bu yolda lekesiz, barışçıl, gerektiğinde kolaylıkla her şeyinden feragat ederek, kimsenin zorlaması olmadan ilerler.

İyilik, doğruluk, erdemlik, doğayla uyumlu yaşamak, öfkelenmemek, kontrollü olmak, vakti doğru kullanabilmek, kendine ve doğaya yararlı olabilmek, bulunduğu konumdan şikâyetçi olmamak, yaşamın önceliğini belirlemek, insanlığın varoluşu ile ilgili sorular ve daha birçok konu üzerinde durmuştur.

Mesela hekimler ansızın ortaya çıkabilecek durumlar için daima çalışma alet ve donanımlarının yanlarında bulundurur; bu yüzden sen de tanrıları ve insanları anlayabilmek için bilgilerini hazır tut diyor.

Epiktetos' un dediği gibi, " Bir cesedi sırtlanmış ufacık bir ruhsun sen"  Nedir bu telaşın, koşturman ve unutuşun...

Şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu yüzden geçmiş zamanda aynıdır ve yitip giden sadece bir
andır. Herhangi biri ne geçmişi ne de geleceği yitirmemiştir. Birinin sahip olmadığı şeyi, herhangi birisi nasıl söküp alabilir ondan? Bu yüzden şu iki şeyin unutulmaması gerekir: İlki, ezelden beri her şey aynıdır, hep aynı döngülerdir tekrarlanan ve hiçbiri farklı değildir; herhangi biri, yüz ya da iki yüzyılda, ya da sonsuzlukta hep aynı şeyleri görür. İkincisi, bir kişi çok uzun yaşasa da çok kısa yaşasa da aynı şeyi yitirir. Bu da şimdiki zamandır ve insan sadece bundan mahrum olabilir; nihayetinde insan yalnızca buna sahiptir ve hiç kimse sahip olmadığı şeyi yitiremez.Yüzyıllar önce yaşamış olan Aurelius’un yazdıklarının hala geçerliliğini koruması dünyanın hala aynı yer olduğunun kanıtı değil mi? Zamanın kendini eskitmeden öylece durabilmesi, her şeyin bir tekrardan ibaret olduğunu göstermiyor mu?

Eskiçağ tarihine ait olan ama bu çağın ve gelecek çağlar içinde en önemli felsefi metinlerinden birisi olduğunu düşünüyorum. Epiktetos, Epikuros, Herakleitos, Hesiodos, Heredotos  gibi filozofların etkilerinin de görüldüğü ve sık sık Yunan mitolojisinden örneklerinde olduğu eşsiz bir eser.

 Kitapta, zihninizi meşgul eden tüm sorulara cevaplar bulamayabilirsiniz ama en azından içinize bir mum yakmasına izin vermeyi deneyin! Herhangi bir şey yapmak sana zor geldiğinde,  bunu yetersizliğine verme; insanoğlunun yapabileceği bir şeyse sen de yapabilirsin.

Hayat seni bazen uçurumun kenarına getirir ve bırakır; işte orası kendinle hesaplaşma vaktidir. Yaşamın senin için amacını sorgularsın. İşte böyle anlarda İmparator Aurelius şu cümlelerine tutunabilirsin.  
Mutlu bir yaşam sürmek için çok şeye ihtiyacın yok,  diyalektikte ve doğa biliminde hünerli olma umudunu kaybetmiş olsan bile özgür, alçakgönüllü, toplumsal ve tanrıya boyun eğen birisi olman yeterlidir. 
Yaşama sanatı, bir dansçınınkinden çok bir güreşçinin sanatına benzer. Savunmaya dikkat etmeli, öngörülemeyen saldırılar karşısında bile sağlam durup devrilmemeli. 
Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma. 
Başka birini ruhundakileri izleyip anlamadığı için bedbaht olana pek sıkı rastlanmaz; fakat kendi ruhunu yakından takip etmeyenlerin bedbaht  olması kaçınılmazdır"

 İçini kaz. İyinin kaynağı içindedir ve sen kazdıkça fışkırmaya hazırdır.

Akıl gözünü kapatmış kişi kördür.

Yüzyıllar öncesinden yazılmış bir başucu kitabıdır  “Kendime Düşünceler”

Kütüphanenizde mutlaka olması gereken kitaplardan birisi…

 






3 Mart 2020 Salı

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI -VİKTOR FRANKL


“Yaşamak için bir neden'i olan kişi, hemen her nasıl'a dayanabilir."
Nietzsche

Viktor Frankl Avusturyalı bir psikiyatrist, varoluşçu terapinin en önemli isimlerinden birisidir. Bu kitapta logoterapiyi keşfetmesine yol açan deneyimlerini anlatmaktadır. Logoterapi, “anlam kazandırma yoluyla tedavi” yi amaçlayan bir terapi metodudur. Frankl’ın bu terapideki temel düşüncesi: İnsanların acılarını başarı ve kazanıma çevirebilir olduklarını düşünmelerini sağlamaktır.

 II. Dünya Savaşı sırasında,  toplama kamplarında yaşadıklarını, kendi psikiyatrik öğreti bağlamında geniş kitlelere sunmayı amaç edinerek bu kitabı kaleme almıştır. İnsanlığa logoterapiyi keşfetmesine yol açan kendi deneyimlerini yazmıştır.

Frankl insanlık dışı toplama kamplarında uzun süre kalan bir tutuklu olarak, kendini, çıplak, varoluşa soyunmuş olarak bulur. Babası, annesi, erkek kardeşi ve karısı bu toplama kamplarında ölmüş ya da gaz fırınlarına gönderilmiştir. Kız kardeşi hariç, ailesinin tamamı yok olmuştur. Böylesi büyük bir acıyla, yaşama tutunmaktan vazgeçmemiş. Hayat ona “ Yaşamak acı çekmektir; ama yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmakta yatmaktadır” dedirtir.

Bu kitap en derin insani sorulara odaklanan dramatik bir hazinedir. Edebi olduğu kadar felsefi bir değere de sahiptir. Eğer yüz binlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa, bu, insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir. Dünyada hiç bir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anlatmaktadır.

Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması bir anlamda önemli olmaktan çıktığına vurgu yapıyor.

Beni kalbine mühürle, sevgi, ölüm kadar güçlüdür”

İnsanın, “her şeyden yoksun kalmış yaşamından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını” ansızın kavradığı zaman neler yapabildiğini görmesiyle başlar her şey… Onun aklından başka kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Onu da kaybetmemek için sevdiği her şeyi düşünmeye başlıyor. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anlıyor. Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçiyor. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, bir anlamda önemini yitiriyor, çünkü biliyor ki, bir kez kaybedilince, yaşama iradesi bir daha kolay kolay kazanılmıyor.


Şair  Rilke’nin şu dizeyi yazmasına neden olmuştur: “Bitirilecek ne kadar çok acı var!” Hayatta bolca acı vardı ama bitirilmesi gerekiyor. Bu nedenle zayıflıklarını, gizli gözyaşlarını tutmaya çalışıyor. Acının tamamını göğüslüyor. Aslında gözyaşı bir zayıflık değildi, cesaretlerin en büyüğüydü. Acı çekme cesaretine sahip olduğunun göstergesiydi.

Barakaların karanlığında insanlara dikkatle onu dinlemelerini, umutlarını yitirmemelerini, cesur olmalarını istiyor.

Frankl  bir gün SS görevlisinden dayak yiyor ve, "İnsanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır" diyor.

"Duş için sıra beklerken, çıplaklığımızı iliklerimizde duyumsamıştık: artık çıplak vücutlarımızdan başka gerçekten hiçbir şeyimiz kalmamıştı; tüyümüz bile yoktu; sahip olduğumuz tek şey, kelimenin tam anlamıyla çıplak varoluşumuzdu... Aptalca çıplak yaşamımızdan başka kaybedecek hiçbir şeyimiz olmadığını biliyorduk."

İnsanlığa yapılan bu zulmün hiçbir anlamlı açıklaması yoktur. Milyonlarca insanın gaz odalarında ve acıdan hayatlarını yitirmiş olması, korkunç bir gerçektir. Bir daha hiçbir zaman olmamasını yeğlemekten elimizden bir şey gelmez.

Viktor Frankl'e göre; kişinin yaşamda kendi anlamını bulması üç yolla mümkünmüş.

- Bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak.

- İyilik, doğruluk, güzellik ve yaşamak, olanca eşitsizliğiyle bir insanı
yaşamaktır. Yani onu sevmektir.

- Kaçınılmaz acıya karşı bir tavır geliştirmek. Acıya neden olanı değil, acıya olan tavrını değiştirmektir.

İnsanlar kendi içlerindeki boşluk duygusuyla ezilmektedir. Bu varoluşsal boşluktur. Yaşamın anlamını sorgular. Frankl dediği gibi; “yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılıklar göstermektedir. Kişinin yaşamın anlamını ne olduğunu sormaması, bunun yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunun kavraması gerekir. Her insan yaşam tarafından sorgulanır. Kendi yaşamı için cevap verirken aslında yaşama cevap verir.

Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için, kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir”



Beni etkileyen son bölümü ise; "Özgürlüğüne kavuşan tutukluların yaşadığı şeye psikolojik açıdan kişiliksizleşme denilebilir. Her şey tıpkı rüyalardaki gibi gerçek dışı, gerçeğe aykırı gözüküyordu. Gerçek olduğuna inanamıyorduk. Geçen yıllarda rüyalara nasıl da kanmıştık! Özgürlük gününün geldiğini, özgürlüğümüze kavuştuğumuzu, evlerimize döndüğümüzü, dostlarımızı selamlayıp karılarımızı kucakladığımızı, masanın başına oturup başımıza gelen her şeyi anlattığımızı düşlerdik; özgürlük gününü rüyalarımızda bile ne sık görürdük! Derken uyanış işareti olan tiz bir düdük sesi kulaklarımızda çınlamış ve özgürlük rüyalarının sonu gelmişti. Rüya gerçek olmuştu ama gerçekten inanabildik mi?"

 Yazar özgürlüğüne kavuşan tutukluların her birisi için geriye dönüp kamp deneyimlerine baktığında onca şeye nasıl katlandığını anlayamayacak bir noktaya ulaştığını söylüyor. "Nasıl rüya gibi görünen özgürlük günü geldiyse, kampta yaşanan her şeyin bir kâbus görüneceği gün de gelecek." 

Viktor Frankl'in belirttiği gibi: Yaşamda bir anlam bulmalıyız. Acı çekmenin kesinlikle gereği yok. Acıdan kaçabilir, acıya sebep olan nedeni ortadan kaldırabiliriz. Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca bir durum değil sadece mazoşistçe bir tutumdur. Eğer ki değiştirilmeyecek bir kaderle yüz yüze gelirsek yaşamda bir anlam bulabileceğimizi unutmamalıyız. Önemli olan şey kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürmek insana özgü eşsiz insan potansiyelidir. Örneğin tedavisi olanaksız bir kanser hastasının zamanla kendini değiştirme yoluna gitmesi gibi…

Kitabın sonunda bizlere iki anlamda uyanık olmamızı öneriyor.

"Auschwitz'den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.

Hiroşima'dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz."


Eğer yüz binlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa, bu, insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir.


Yazımı Frankl'in  Nietzsche 'den verdiği bir alıntıyla bitiriyorum.

"Beni öldürmeyen şey, beni daha da güçlü kılar."