Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2020 Cumartesi

KENDİME DÜŞÜNCELER - MARCUS AURELİUS

“Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol.”
M.S. 121. yılında yaşamış olan Stoacı Roma İmparatoru Marcus  Aurelius'un eski  Yunanca Koine diyalektiyle yazılmış olarak kaleme almış olduğu antik çağın en önemli eserlerinden biridir. İmparator Aurelius’un gösterişten uzak sade bir hayat düzenini kabul etmesiyle bir Stoacı olarak yaşadığı söyleniyor.

Filozof imparatorun evren, doğa, akıl, ölüm, yaşam ve insan üzerine tuttuğu notlarıdır. On iki kitaptan oluşuyor. Bu kitapların her birinde İmparator Aurelius, kendine özgü Stoacı görüşlerini, felsefesini ve kendi kişisel gelişimini destekleyen düşüncelerini aktarıyor. Roma Stoası’nın en ünlü temsilcileri Romalı Genç Seneca, Epiktetos ve İmparator Marcus Aurelius’tur. Stoacılar felsefeyi yaşayan bir canlı olarak görürler. Mantık, bu canlıların kemiklerini ve sinirlerini, Fizik etli bölgelerini, ahlaksa ruhunu oluşturduğunu düşünürler. Bunlardan birisi olmadan diğerleri görevlerini yerine getiremez olduğunu belirtirler.

Bu notlar yazarının hem kendi kendine verdiği öğütleri içermekte hem de insanlığa bir ders niteliği taşımaktadır. Kitap aslında Aurelius’un kendiyle ilgili düşüncelerini unutmamak için aldığı notlardan ibarettir. Marcus Aurelius, mutluluğun ve gerçek bir yönetimi kaynağının maddesel şeyler değil 'erdemli olmak' olduğunu savunan Stoacı filozof Epiktetos'un ahlak felsefesinin izinden giden, imparator vasfını yalnızca toplum yönetiminde değil, yaşamını ruhunu, bedenini yönetmekte kullanmış bir filozof hükümdardır. Roma'ya altın çağını yaşatan, bir imparatordur. Marcus Aurelius’un yaşadığı o dönemde, eserinin yazılmasından sonra Romalı hatiplerin pek çoğu ona “ philosophus” lakabını üzerine çok uygun olduğunu düşünmüşlerdir.

...hayatın amacına giden, kendi yönettiği yoldan sapmaz, bu yolda lekesiz, barışçıl, gerektiğinde kolaylıkla her şeyinden feragat ederek, kimsenin zorlaması olmadan ilerler.

İyilik, doğruluk, erdemlik, doğayla uyumlu yaşamak, öfkelenmemek, kontrollü olmak, vakti doğru kullanabilmek, kendine ve doğaya yararlı olabilmek, bulunduğu konumdan şikâyetçi olmamak, yaşamın önceliğini belirlemek, insanlığın varoluşu ile ilgili sorular ve daha birçok konu üzerinde durmuştur.

Mesela hekimler ansızın ortaya çıkabilecek durumlar için daima çalışma alet ve donanımlarının yanlarında bulundurur; bu yüzden sen de tanrıları ve insanları anlayabilmek için bilgilerini hazır tut diyor.

Epiktetos' un dediği gibi, " Bir cesedi sırtlanmış ufacık bir ruhsun sen"  Nedir bu telaşın, koşturman ve unutuşun...

Şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu yüzden geçmiş zamanda aynıdır ve yitip giden sadece bir
andır. Herhangi biri ne geçmişi ne de geleceği yitirmemiştir. Birinin sahip olmadığı şeyi, herhangi birisi nasıl söküp alabilir ondan? Bu yüzden şu iki şeyin unutulmaması gerekir: İlki, ezelden beri her şey aynıdır, hep aynı döngülerdir tekrarlanan ve hiçbiri farklı değildir; herhangi biri, yüz ya da iki yüzyılda, ya da sonsuzlukta hep aynı şeyleri görür. İkincisi, bir kişi çok uzun yaşasa da çok kısa yaşasa da aynı şeyi yitirir. Bu da şimdiki zamandır ve insan sadece bundan mahrum olabilir; nihayetinde insan yalnızca buna sahiptir ve hiç kimse sahip olmadığı şeyi yitiremez.Yüzyıllar önce yaşamış olan Aurelius’un yazdıklarının hala geçerliliğini koruması dünyanın hala aynı yer olduğunun kanıtı değil mi? Zamanın kendini eskitmeden öylece durabilmesi, her şeyin bir tekrardan ibaret olduğunu göstermiyor mu?

Eskiçağ tarihine ait olan ama bu çağın ve gelecek çağlar içinde en önemli felsefi metinlerinden birisi olduğunu düşünüyorum. Epiktetos, Epikuros, Herakleitos, Hesiodos, Heredotos  gibi filozofların etkilerinin de görüldüğü ve sık sık Yunan mitolojisinden örneklerinde olduğu eşsiz bir eser.

 Kitapta, zihninizi meşgul eden tüm sorulara cevaplar bulamayabilirsiniz ama en azından içinize bir mum yakmasına izin vermeyi deneyin! Herhangi bir şey yapmak sana zor geldiğinde,  bunu yetersizliğine verme; insanoğlunun yapabileceği bir şeyse sen de yapabilirsin.

Hayat seni bazen uçurumun kenarına getirir ve bırakır; işte orası kendinle hesaplaşma vaktidir. Yaşamın senin için amacını sorgularsın. İşte böyle anlarda İmparator Aurelius şu cümlelerine tutunabilirsin.  
Mutlu bir yaşam sürmek için çok şeye ihtiyacın yok,  diyalektikte ve doğa biliminde hünerli olma umudunu kaybetmiş olsan bile özgür, alçakgönüllü, toplumsal ve tanrıya boyun eğen birisi olman yeterlidir. 
Yaşama sanatı, bir dansçınınkinden çok bir güreşçinin sanatına benzer. Savunmaya dikkat etmeli, öngörülemeyen saldırılar karşısında bile sağlam durup devrilmemeli. 
Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma. 
Başka birini ruhundakileri izleyip anlamadığı için bedbaht olana pek sıkı rastlanmaz; fakat kendi ruhunu yakından takip etmeyenlerin bedbaht  olması kaçınılmazdır"

 İçini kaz. İyinin kaynağı içindedir ve sen kazdıkça fışkırmaya hazırdır.

Akıl gözünü kapatmış kişi kördür.

Yüzyıllar öncesinden yazılmış bir başucu kitabıdır  “Kendime Düşünceler”

Kütüphanenizde mutlaka olması gereken kitaplardan birisi…

 






3 Mart 2020 Salı

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI -VİKTOR FRANKL


“Yaşamak için bir neden'i olan kişi, hemen her nasıl'a dayanabilir."
Nietzsche

Viktor Frankl Avusturyalı bir psikiyatrist, varoluşçu terapinin en önemli isimlerinden birisidir. Bu kitapta logoterapiyi keşfetmesine yol açan deneyimlerini anlatmaktadır. Logoterapi, “anlam kazandırma yoluyla tedavi” yi amaçlayan bir terapi metodudur. Frankl’ın bu terapideki temel düşüncesi: İnsanların acılarını başarı ve kazanıma çevirebilir olduklarını düşünmelerini sağlamaktır.

 II. Dünya Savaşı sırasında,  toplama kamplarında yaşadıklarını, kendi psikiyatrik öğreti bağlamında geniş kitlelere sunmayı amaç edinerek bu kitabı kaleme almıştır. İnsanlığa logoterapiyi keşfetmesine yol açan kendi deneyimlerini yazmıştır.

Frankl insanlık dışı toplama kamplarında uzun süre kalan bir tutuklu olarak, kendini, çıplak, varoluşa soyunmuş olarak bulur. Babası, annesi, erkek kardeşi ve karısı bu toplama kamplarında ölmüş ya da gaz fırınlarına gönderilmiştir. Kız kardeşi hariç, ailesinin tamamı yok olmuştur. Böylesi büyük bir acıyla, yaşama tutunmaktan vazgeçmemiş. Hayat ona “ Yaşamak acı çekmektir; ama yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmakta yatmaktadır” dedirtir.

Bu kitap en derin insani sorulara odaklanan dramatik bir hazinedir. Edebi olduğu kadar felsefi bir değere de sahiptir. Eğer yüz binlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa, bu, insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir. Dünyada hiç bir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anlatmaktadır.

Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması bir anlamda önemli olmaktan çıktığına vurgu yapıyor.

Beni kalbine mühürle, sevgi, ölüm kadar güçlüdür”

İnsanın, “her şeyden yoksun kalmış yaşamından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını” ansızın kavradığı zaman neler yapabildiğini görmesiyle başlar her şey… Onun aklından başka kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Onu da kaybetmemek için sevdiği her şeyi düşünmeye başlıyor. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anlıyor. Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçiyor. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, bir anlamda önemini yitiriyor, çünkü biliyor ki, bir kez kaybedilince, yaşama iradesi bir daha kolay kolay kazanılmıyor.


Şair  Rilke’nin şu dizeyi yazmasına neden olmuştur: “Bitirilecek ne kadar çok acı var!” Hayatta bolca acı vardı ama bitirilmesi gerekiyor. Bu nedenle zayıflıklarını, gizli gözyaşlarını tutmaya çalışıyor. Acının tamamını göğüslüyor. Aslında gözyaşı bir zayıflık değildi, cesaretlerin en büyüğüydü. Acı çekme cesaretine sahip olduğunun göstergesiydi.

Barakaların karanlığında insanlara dikkatle onu dinlemelerini, umutlarını yitirmemelerini, cesur olmalarını istiyor.

Frankl  bir gün SS görevlisinden dayak yiyor ve, "İnsanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır" diyor.

"Duş için sıra beklerken, çıplaklığımızı iliklerimizde duyumsamıştık: artık çıplak vücutlarımızdan başka gerçekten hiçbir şeyimiz kalmamıştı; tüyümüz bile yoktu; sahip olduğumuz tek şey, kelimenin tam anlamıyla çıplak varoluşumuzdu... Aptalca çıplak yaşamımızdan başka kaybedecek hiçbir şeyimiz olmadığını biliyorduk."

İnsanlığa yapılan bu zulmün hiçbir anlamlı açıklaması yoktur. Milyonlarca insanın gaz odalarında ve acıdan hayatlarını yitirmiş olması, korkunç bir gerçektir. Bir daha hiçbir zaman olmamasını yeğlemekten elimizden bir şey gelmez.

Viktor Frankl'e göre; kişinin yaşamda kendi anlamını bulması üç yolla mümkünmüş.

- Bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak.

- İyilik, doğruluk, güzellik ve yaşamak, olanca eşitsizliğiyle bir insanı
yaşamaktır. Yani onu sevmektir.

- Kaçınılmaz acıya karşı bir tavır geliştirmek. Acıya neden olanı değil, acıya olan tavrını değiştirmektir.

İnsanlar kendi içlerindeki boşluk duygusuyla ezilmektedir. Bu varoluşsal boşluktur. Yaşamın anlamını sorgular. Frankl dediği gibi; “yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılıklar göstermektedir. Kişinin yaşamın anlamını ne olduğunu sormaması, bunun yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunun kavraması gerekir. Her insan yaşam tarafından sorgulanır. Kendi yaşamı için cevap verirken aslında yaşama cevap verir.

Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için, kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir”



Beni etkileyen son bölümü ise; "Özgürlüğüne kavuşan tutukluların yaşadığı şeye psikolojik açıdan kişiliksizleşme denilebilir. Her şey tıpkı rüyalardaki gibi gerçek dışı, gerçeğe aykırı gözüküyordu. Gerçek olduğuna inanamıyorduk. Geçen yıllarda rüyalara nasıl da kanmıştık! Özgürlük gününün geldiğini, özgürlüğümüze kavuştuğumuzu, evlerimize döndüğümüzü, dostlarımızı selamlayıp karılarımızı kucakladığımızı, masanın başına oturup başımıza gelen her şeyi anlattığımızı düşlerdik; özgürlük gününü rüyalarımızda bile ne sık görürdük! Derken uyanış işareti olan tiz bir düdük sesi kulaklarımızda çınlamış ve özgürlük rüyalarının sonu gelmişti. Rüya gerçek olmuştu ama gerçekten inanabildik mi?"

 Yazar özgürlüğüne kavuşan tutukluların her birisi için geriye dönüp kamp deneyimlerine baktığında onca şeye nasıl katlandığını anlayamayacak bir noktaya ulaştığını söylüyor. "Nasıl rüya gibi görünen özgürlük günü geldiyse, kampta yaşanan her şeyin bir kâbus görüneceği gün de gelecek." 

Viktor Frankl'in belirttiği gibi: Yaşamda bir anlam bulmalıyız. Acı çekmenin kesinlikle gereği yok. Acıdan kaçabilir, acıya sebep olan nedeni ortadan kaldırabiliriz. Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca bir durum değil sadece mazoşistçe bir tutumdur. Eğer ki değiştirilmeyecek bir kaderle yüz yüze gelirsek yaşamda bir anlam bulabileceğimizi unutmamalıyız. Önemli olan şey kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürmek insana özgü eşsiz insan potansiyelidir. Örneğin tedavisi olanaksız bir kanser hastasının zamanla kendini değiştirme yoluna gitmesi gibi…

Kitabın sonunda bizlere iki anlamda uyanık olmamızı öneriyor.

"Auschwitz'den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.

Hiroşima'dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz."


Eğer yüz binlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa, bu, insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir.


Yazımı Frankl'in  Nietzsche 'den verdiği bir alıntıyla bitiriyorum.

"Beni öldürmeyen şey, beni daha da güçlü kılar."




5 Şubat 2019 Salı

GÖLGESİNDE - IRMAK ZİLELİ


Şu an bu kitap yorumunu Edith Piaf’ın o ruhu parçalara bölen, yerle bir eden sesini dinleyerek yazıyorum. Tıpkı hikâyedeki gibi, hikâyeyi okurken ruhumda oluşanlar gibi…
Kitap üç bölümden oluşuyor.
-Arayış
-Yürüyüş
-Giriş
Hikâyelerin ortak noktası psikolojik baskıyla oluşan şiddet! Bunu bize bir kadında, bir hayvanda ve de toplumsal cinsiyet meseleleriyle anlatıyor sevgili Irmak.
Kitabı okurken o kahramanlardan biri gibi düşmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Kimi zaman Leyla kimi zaman Nilgün, Ela, Aslı, Alev, Nuriye, Osman ve de yerde perişan bir şekilde yatan Zeliş oluyorsunuz.
“Arayış” bölümünde kahramanı Fikret’in eşinin bir anda ortadan kaybolmasıyla eve gelen polis memuruyla diyalogları bana Suç ve Ceza da Raskolnikov ‘u komiser Porfiry Petroviç’in psikolojik olarak sıkıştırmasına benzettim. Acaba dedim içimden “eşini mi öldürdü”...Orasını da anlatmayacağım siz de okuyun diye...

Hikâyedeki içsel konuşmalar en sevdiğim yerlerdi. Bazı kitap okuyucuları içsel konuşmaları pek sevmez ama benim en sevdiklerimdendi. İçsel konuşmaya bir örnek vereyim. “Şakayık, dediklerine göre yerinin değiştirilmesini sevmeyen bir çiçektir. Kökleri toprağın altında alabildiğince genişler, o yüzden dikerken öteki bitkilerle aralarına belli bir mesafe koymak gerekir. Rüzgârdan oradan oraya savrulan bir yaprak olmaktansa şakayık olmak daha güvenli. Fikret’i hep şakayık olduğunu düşünürüm” diyor Leyla.
İki insan evli bile olsalar kafalarındaki dünyanın çok farklı kapılara çıktığını ve karşı tarafın hiç bir zaman o kapılara bakıp empati yapıp keşfetmek istemediğini açık bir dille anlatıyor hikayede sevgili Irmak...

Leyla’nın dediği gibi elimin dokunuşlarını emanet olarak, güven verici olduklarını söyleyenlerden alıp uzatıyorum ve sımsıkı sıkıyorum cümlelerini Sevgili Zileli’nin...
Kahramanı Leyla’nın kağıt toplayıcısı Osman ile konuşmalarında şaşkınlığını gizleyemeyerek, okuruyla oyun oynayan yazarlara benzetmesi; bana hikayede de hayal ya da gerçek olup olmadığını düşündürdüğü anların olması “ içimden sevgili Irmak bizimle oyun mu oynuyorsun” dedirtirdi.” Bazı okur oyuna katılmakta direnir” Ben de gönüllü olarak zevkle oyuna katılmaya karar veriyorum. Her okuduğum kelimenin aklımın sınırlarını zorlamasını izliyorum ikinci bir göz gibi...


Hikâyenin kurgusunu çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Yazan ellerine, hisseden kalbine ve kurgulayan, düşünen aklına sağlık sevgili Irmak.


Alıntılarım 📚
” Unutmak” insanın bilerek yapacağı bir şey değil ki. Syf .51
...gözlerinizi kapatsanız da gerçeklerden kaçamazsınız. Syf.57
...zaman zaman hayatınızdaki insanların yerine geçip onlar gibi düşünmeye çalışın.Syf.91
...geçmişi geri döndürmenize gerek yok, çünkü o zaten burada. Geçmiş geçmişte değil, şimdi ve burada, aramızda. Syf. 109
Geçmişin gölgesindeki bir şimdi yanılgı değilse nedir?
Anlatıcı olmazsa hikâye de yok. Hatta gerçek diye bir şey de yok. Gerçek ancak anlatılırsa var. Syf.130
İnsan kendini asla  gerçekten göremez. Bunun için bir başkasına ihtiyacı var. Syf.133
...özünde her insan yalnızdır. Bunun farkında olmayanlar debelenip dururlar, kendilerine bir eş ararlar ya da bir grubun parçası olmaya çalışırlar. Syf.144
...hepimizin ruhunu sakatlamışlar.Syf.155
İç içe geçmek sana ölüm gibi geliyor, birinin içinde erirsen yok olmaktan, bir başkası senin içinde erirse mutasyona uğramaktan korkuyorsun. Syf.164
Okur olmakla yetinmeliydim. Peki ben ne yaptım? Dünyayı beş duyuyla hissetmenin cazibesine kapıldım.Syf.181
Gerçeğin de aslında birinin kurgusu olduğunu bir türlü anlamıyor insanlar. Syf.184
İnsan evliyken de kimseye ait hissetmeyebilir. İki yabancı olabilirsiniz pekâlâ. Bir ülkenin vatandaşı olmak ama oraya ait hissetmemek nasıl mümkün oluyorsa, öyle. Syf.202
Bazı kelimeler bazı insanların üzerinde emanet gibi durur. Syf.205
İnsan birine sahip olmadan da sevebilir onu. Syf.213
İnsanın kim olduğunu bilmesi sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Syf.215
İkinci bir göz herkes için gerekli. Bir yazarın okuru seçmesi gibi. Her okurun fikri önemli değildir ama bazılarının ne düşündüğünü bilmek ister.
İnsan ne acayip bir yaratık. Sevginin sahip çıkmakla değil, sahip olmakla ilgili olduğunu sanıyor.Syf.267
...insan bazen kendinden kaçtığı için sığınır birine.Syf.272
Hangisi daha özgür?
Bir bekleyene muhtaç olan mı, yoksa her an çekip gitme ihtimalini taşıyan mı? Syf.274
Hayat, öngörülemez bir şey, sadece insan değil. Syf.300
...bunca deneyimi bünyede tutup hem de onlar yokmuş gibi algılamak dünyayı. Ah bunu bir becerebilsem! Syf.303
Tanımadığım, hayatımda hiç görmediğim kişilerin acısını duyabilmeyi bana edebiyat öğretti. Syf.309
Özgür olmanın ama aynı anda da birine ya da bir şeye ait hissetmenin bir yolu yok mu? Syf.313


Gölgesinde
Everest Yayınları
335 sayfa

18 Aralık 2017 Pazartesi

Sıfır - Onur Caymaz



Sevgili Caymaz’ın yedi yıllık emeğinin ürünü olan “Sıfır” romanı…
“Affet beni okur!  çünkü “anlatacaklarımdan korkuyorum. Eski dillerin türkülerini dinliyorum mezar taşlarından. Hayat hızla çürüyor”
Günlerin, iyi günlerin, kötü günlerin, âşık günlerin hepsinde dört adet sıfır vardır. Tamamlanmamış an. Yokluktan oluşan dört sıfır. Herostratos’da, Reşat’de, İlya’da, İlhami’de... Aslında olur gibi olanı ama olmayanı gösteren sıfır.
Zamanı, yaşayan her insana sona yaklaştığını anlatmak için yapılmış bir icattan başka bir şey değil. Bu icatçı bulan bir insan neden anları zamana bölmüş olabilir? Kendi kendine sona nasıl yaklaştığını görmek bir ızdırap değil mi?
Izdırapla yürümüştü yakacak olduğu o tapınağa Herostratos. Ustası Herakleitos  “ Evrende bir çatışma vardır ama en büyük savaş içimizdeki savaştır” demişti bin yıl önce. İçiyle savaşıyordu Herostratos her şeyi yakacak küle çevirecek o küllerin arasında kendi soluğunu kendine üfleyerek “Yıldızlı yaz geceleri bağışla bana Zeus” diyordu. Adını kocaman ama kendi gibi solgun, bitkin, saralı harflerle Artemis Tapınağı’nı yakan kişi olarak tarihe yazdıracaktı. Tanrı ona ‘ölümsüz bir ölü’ olarak kesecekti cezayı... Ustası Herakleitos’un dediği gibi “İnsan yaşam tarzından memnun değilse ya dünyayı ya da tarzını değiştirmelidir” Belki de Herostratos’ın yaptığı eylem buydu. Bir şeyleri değiştirmek istiyordu.
“Soru sormadan nasıl yaşar insan?” Soruları hep kendine soruyordu. Beni neden sevmiyorlar? Bir hastalıklı olduğum için mi? Kendi dışında başka biriyle savaştığını bilmiyor hiç kimse. ”Kimdi düşman? Neden savaşıyordu insan?”
Reşat’ın kendiyle savaştığı gibi bir şey değildi bu. Hastalıklı, eğrelti bir insan gibi duruyordu tapınağın merdivenlerinde, Reşat’ın babasızlığı. Hayata hep sıfırdı. Yetişemiyordu Reşat hiçbir şeye..
Gece,  yeleği yamalı, yaşlı bir Tanrı. Tahta masasına oturmuş, şarabını içerken günün doğmasını bekliyordu. Karanlığı hiç sevmedi Reşat, babasının kaybolduğundan ve annesini kanserden dolayı toprağın kollarına bıraktığı zamandan beri. “Toprağa değil, aslında suskunluğa gömülüdür ölüler, cevapsızlığa. Ölünce geride sorular kalır sadece. Bir daha hiç cevaplanmayacak ”der sevgili Caymaz. Bazen de teselli cümleleri fısıldar İlhami’nin kulağına “Dayan, acıyı unut” der. İlhami güç alır bu kelimelerden bir yandan da karısının, çocuğunun duru, tertemiz bakışları aydınlatır karanlığını...
Nerede saklanıyor insanın içindeki kayıp cümleler...
“Bazı insanlar hikâyesini yüzünde taşır” Yüzünde taşıyordu her şeyi Reşat. Yüzünün aynasından hikâye damlıyor, çizdiği kitap kapaklarındaki çizgilere...”Çocukluğunda büyük yaralar alan, hangi zafere uğrarsa yeniktir. Birini bağışlayacaksan mayıs ayını seç Reşat” diyordu sevgili Caymaz.
Unutma! İnsan, kendi içinde bile karanlıkta kalmış deniz feneridir Reşat.
Annesi yok onun. Annesini düşününce Ankara’nın çamurlu yollarında, hastaneye gittikleri minibüsler geliyor aklına. Annesizliğin kokusunu taşıyor. Annesi öldükten sonra bir günde büyüyüveriyor Reşat. Daha hiç bir şekilde çocuk olamayacağını anlıyor işte o zaman... Annesi şefkatin kadife kumaşı.
Sonra...
Herostratos ile Nazi Almanya’sı... Milyonlarca insan zırhlı vagonlarda titreyerek, gözleriyle geceyi delip geçiyordu. Bu vagona binerken aslında kendilerini insan sanıyorlar ama artık sadece bir rakamlar onlar ve onlar için her şey planlanmıştı.
Bir insan olmaktan çıkarılıp sadece bir numara olmak; nasıl korkunç bir gerçek olabilir ki? Genelevine kadar her şeyi düşünülmüş işkence şehirlerini, yan yana dizilmiş kurbanlarını bekleyen fırınları, isminin üstü çizilerek defterden düşülen o bireyleri...
Kocaman bir ah uzanıyor ölen bir bebeğin üstüne... Kimseler göremiyor ‘ah’dan damlayan süt damlalarını, bir annenin kısılan sesindeki feryadını...
Sırf Goethe’nin sevdiği, altında şiirler yazdığı için kesilmeyen ağaç kampta yaşananlara şahit olduğu için ağlıyor usul usul, damlaları Goethe’nin şiir yazan ellerine düşüyor. Goethe ağlıyor.
Homeros’un İlyada’sı sevgili Caymaz'ın İlya’sı,  tüm dünyanın orta yerinde tek başına bir ağaç gibi kalakalıyor. Hep savaş gördüğü için, hiçbir zaman çocuk olmadığı için her şeyi ancak savaşın sözcükleriyle anlatıyor. Tam anlamıyla bir hayal olmaktan çok insan olmayı özlüyor ve dünyada hiç bitmeyen bir savaşı insanlar arasından izliyor. Berlin Devlet Kütüphanesi’nin tozlu kitaplarla dolu raflarından... Dışarıdaki ölümün marşlarını, hiç bitmeyecek gibi duran iniltilerini işitiyor.
“Zaman sensin, sana bir sır vereyim” diyordu İlyada usulca omzuna dokunarak Herostratos’un.
“Biraz zaman geçsin her şeyi unutacaksın, biraz zaman geçsin, her şey seni unutacak; daima bil, yakında hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın”
“İkinci annemdi kalem. Gün ışığı bazen usulca sokulup içime doğru, gözlerini özlüyorum çocuk, derdi bana” diyor Caymaz.
Okura “Zor yaz ki okuyan da çektiğim zorlukları anlasın” diyor.
Anlıyorum ben çünkü çok yoruldum. Okumaktan değil yorgunluğum içinde yazılan cümleler ağırlığından...
“İçimde hep neden olduğunu bilmediğim bir deniz özlemi var. Yüzümü denizde, suyun yüzüne sürmenin mavi huzurunu duymak istiyorum” dedirtiyor kahramanına Caymaz
Kitabı elime alıp denize doğru koşmaya başlıyorum, güneş yükseliyor, yetişemiyor bana…
“Her şeysiz olabilir hayat ama şiirsiz olmamalı” sevgili okur. Şiir oku! Belki bir gün her şey geçmişin izini şiirle siler…
Nokta...

Yahudi halk şarkısı olmakla birlikte aynı zamanda özgürlük ve enternasyonal ayarında bir devrim şarkısıdır dinlediğiniz.
Toplama kamplarına gönderilen Yahudilerin söylediği şarkıdır.
Yıllarca esir kamplarına giden insanlar ufak bir umut kıpırtısıyla söylediler belki de bu şarkıyı…


8 Mayıs 2016 Pazar

Kayıp Düşler Kitabı




Edebiyatın geniş zamanlı ruhu, felsefeyle tamamlanacağını düşündüğüm için Felsefe okumaya karar verdim. Felsefe varlık olarak, insan aklının sınırlarıyla çizilmiş kocaman bir güzellikler ülkesiydi. Bu felsefe ülkesinde yaşamış düşünürlerin çığlık atan cümleleri kulaklarımda uğulduyordu. En çok da Sokrates’ın kendini bir türlü anlatamamanın verdiği ızdıraba şahit oluyordum.
Platon'un mağara alegorisinde olduğu gibi gölgelere bakmaktansa, o gölgeleri oluşturan ışığa doğru gitmek istiyordum.
Yazarken bazen Tanrı'ya karşı suç işlemiş Sisyphos gibi hissediyor, sırtımda koca bir kayayı tam tepeye çıkarmayı başardım dediğimde, kaya tekrar aşağıya düşüyordu. Tekrar yüklenip yukarı çıkarttığımda tekrar aşağıya düşüyordu. Tekrar tekrar...Bu tekrarların beni yıldırmasına izin vermemeli ve yazmaya başladıysam, devamını getirmeliydim.

Romanımda, kahramanlarımdan önce yedi yıl boyunca bloguma yazdığım cümleler vardı. Hayatımın her anında, o yazdığım cümleler bir fısıltı şeklinde bana seslendiler. Mistik bir yönden yazdığım cümlelerle kendime ulaşmaya çalıştım.

  Bir gün aklımın sakladığı odalardan sesler duymaya başladım. Çok sessiz konuştukları için sadece adlarını duyabilmiştim adı Yaprak’tı. Sonra ötekiler Nisa, Yusuf, Gökçe, Nergis, Çağla.  İki yıl boyunca onların bana seslenmelerini bekledim. Gittiğim her yere onları da yanımda sürükledim. .Ama ben o ilk sahneyi yazmak yerine Yaprak’ın beni çağırmasını, masamın başına oturup sabırla bir kelime bile yazamadan saatlerce bekledim. Bir gün kitaplığımda öylece bana bakan Sylvia Plath’in günlükleri bana seslenmeye başladı.  Yazamadan nasıl ızdırap içinde kıvrandığını anlatan cümlelerini tekrar tekrar okudum. Bu ızdırap ki bir türlü hiç durmuyordu ve beni ele geçirmeye çalışıyordu. Ama romanın kurgusu, nasıl ilerlemem gerektiğiyle ilgili bir belirsizlik içinde yüzüyordum.

Anlatmak istediğim romanın felsefi, psikolojik boyutlarını araştırmaya başladım. Kendimle amansız bir savaşa girdiğimi hissediyordum. Beynimin içindeki savaş bir türlü sona ermiyordu. Bir türlü romanın ilk cümleleri ortaya çıkmıyordu. Kaygılanmaya ve yazamamaya başladım. Ne zaman yazmaya başlayacaktım? Bir türlü cevaplarını bilmediğim sorular beynimin içinde dönüp dolaşıyordu. Sinci bir böcek gibi düşüncelerimi   kemiriyordu.
Kimi insanlar romanlarını bu konuda bir mimar edasıyla yazıp, çizip bir şekle koyarlar ya, işte ben onun bir türlü başaramayacakmışım gibi geliyordu. Sonra birden bire romanın ana hatları belirmeye başladı.

Bilinçaltım çok karışmıştı. Bu ruh haliyle gerçeğe yakın rüyalar görmeye başladım. Rüyamda gördüğüm resimlerin gerçek olmaması için, kendimi dualar ederken yakalıyordum. Bir gün yazmaya çalıştığım romanı bir tarafa bırakıp kendi kendimle konuşmaya başladım. Konuştuklarımı değil ama sustuklarımı yazmaktan kendimi alıkoyamadığımı hissettim. Günlerce, saatlerce sustuklarım yazmakla bitiremedim ve en yakın dostlarım kelimelerim oldu ve bu roman ortaya çıktı.

Sartre, "bir insan her zaman bir hikâye anlatıcısıdır; kendi hikâyeleriyle çevrili yaşar; başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır" diyor.
Ben de bu romanı yazarken gerçekten yaşadım. Bazı zamanlar ise o yaşadığım hikâyeden çıkamadım.

Siz eğer bir gün yazdıklarımı okursanız, her bir kelimesine dokunun. Ben parmak uçlarımdaki uyuşukluktan hissedeceğim.

Derin sevgilerimle

Dostlar