Onur Caymaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Onur Caymaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2017 Pazartesi

Sıfır - Onur Caymaz



Sevgili Caymaz’ın yedi yıllık emeğinin ürünü olan “Sıfır” romanı…
“Affet beni okur!  çünkü “anlatacaklarımdan korkuyorum. Eski dillerin türkülerini dinliyorum mezar taşlarından. Hayat hızla çürüyor”
Günlerin, iyi günlerin, kötü günlerin, âşık günlerin hepsinde dört adet sıfır vardır. Tamamlanmamış an. Yokluktan oluşan dört sıfır. Herostratos’da, Reşat’de, İlya’da, İlhami’de... Aslında olur gibi olanı ama olmayanı gösteren sıfır.
Zamanı, yaşayan her insana sona yaklaştığını anlatmak için yapılmış bir icattan başka bir şey değil. Bu icatçı bulan bir insan neden anları zamana bölmüş olabilir? Kendi kendine sona nasıl yaklaştığını görmek bir ızdırap değil mi?
Izdırapla yürümüştü yakacak olduğu o tapınağa Herostratos. Ustası Herakleitos  “ Evrende bir çatışma vardır ama en büyük savaş içimizdeki savaştır” demişti bin yıl önce. İçiyle savaşıyordu Herostratos her şeyi yakacak küle çevirecek o küllerin arasında kendi soluğunu kendine üfleyerek “Yıldızlı yaz geceleri bağışla bana Zeus” diyordu. Adını kocaman ama kendi gibi solgun, bitkin, saralı harflerle Artemis Tapınağı’nı yakan kişi olarak tarihe yazdıracaktı. Tanrı ona ‘ölümsüz bir ölü’ olarak kesecekti cezayı... Ustası Herakleitos’un dediği gibi “İnsan yaşam tarzından memnun değilse ya dünyayı ya da tarzını değiştirmelidir” Belki de Herostratos’ın yaptığı eylem buydu. Bir şeyleri değiştirmek istiyordu.
“Soru sormadan nasıl yaşar insan?” Soruları hep kendine soruyordu. Beni neden sevmiyorlar? Bir hastalıklı olduğum için mi? Kendi dışında başka biriyle savaştığını bilmiyor hiç kimse. ”Kimdi düşman? Neden savaşıyordu insan?”
Reşat’ın kendiyle savaştığı gibi bir şey değildi bu. Hastalıklı, eğrelti bir insan gibi duruyordu tapınağın merdivenlerinde, Reşat’ın babasızlığı. Hayata hep sıfırdı. Yetişemiyordu Reşat hiçbir şeye..
Gece,  yeleği yamalı, yaşlı bir Tanrı. Tahta masasına oturmuş, şarabını içerken günün doğmasını bekliyordu. Karanlığı hiç sevmedi Reşat, babasının kaybolduğundan ve annesini kanserden dolayı toprağın kollarına bıraktığı zamandan beri. “Toprağa değil, aslında suskunluğa gömülüdür ölüler, cevapsızlığa. Ölünce geride sorular kalır sadece. Bir daha hiç cevaplanmayacak ”der sevgili Caymaz. Bazen de teselli cümleleri fısıldar İlhami’nin kulağına “Dayan, acıyı unut” der. İlhami güç alır bu kelimelerden bir yandan da karısının, çocuğunun duru, tertemiz bakışları aydınlatır karanlığını...
Nerede saklanıyor insanın içindeki kayıp cümleler...
“Bazı insanlar hikâyesini yüzünde taşır” Yüzünde taşıyordu her şeyi Reşat. Yüzünün aynasından hikâye damlıyor, çizdiği kitap kapaklarındaki çizgilere...”Çocukluğunda büyük yaralar alan, hangi zafere uğrarsa yeniktir. Birini bağışlayacaksan mayıs ayını seç Reşat” diyordu sevgili Caymaz.
Unutma! İnsan, kendi içinde bile karanlıkta kalmış deniz feneridir Reşat.
Annesi yok onun. Annesini düşününce Ankara’nın çamurlu yollarında, hastaneye gittikleri minibüsler geliyor aklına. Annesizliğin kokusunu taşıyor. Annesi öldükten sonra bir günde büyüyüveriyor Reşat. Daha hiç bir şekilde çocuk olamayacağını anlıyor işte o zaman... Annesi şefkatin kadife kumaşı.
Sonra...
Herostratos ile Nazi Almanya’sı... Milyonlarca insan zırhlı vagonlarda titreyerek, gözleriyle geceyi delip geçiyordu. Bu vagona binerken aslında kendilerini insan sanıyorlar ama artık sadece bir rakamlar onlar ve onlar için her şey planlanmıştı.
Bir insan olmaktan çıkarılıp sadece bir numara olmak; nasıl korkunç bir gerçek olabilir ki? Genelevine kadar her şeyi düşünülmüş işkence şehirlerini, yan yana dizilmiş kurbanlarını bekleyen fırınları, isminin üstü çizilerek defterden düşülen o bireyleri...
Kocaman bir ah uzanıyor ölen bir bebeğin üstüne... Kimseler göremiyor ‘ah’dan damlayan süt damlalarını, bir annenin kısılan sesindeki feryadını...
Sırf Goethe’nin sevdiği, altında şiirler yazdığı için kesilmeyen ağaç kampta yaşananlara şahit olduğu için ağlıyor usul usul, damlaları Goethe’nin şiir yazan ellerine düşüyor. Goethe ağlıyor.
Homeros’un İlyada’sı sevgili Caymaz'ın İlya’sı,  tüm dünyanın orta yerinde tek başına bir ağaç gibi kalakalıyor. Hep savaş gördüğü için, hiçbir zaman çocuk olmadığı için her şeyi ancak savaşın sözcükleriyle anlatıyor. Tam anlamıyla bir hayal olmaktan çok insan olmayı özlüyor ve dünyada hiç bitmeyen bir savaşı insanlar arasından izliyor. Berlin Devlet Kütüphanesi’nin tozlu kitaplarla dolu raflarından... Dışarıdaki ölümün marşlarını, hiç bitmeyecek gibi duran iniltilerini işitiyor.
“Zaman sensin, sana bir sır vereyim” diyordu İlyada usulca omzuna dokunarak Herostratos’un.
“Biraz zaman geçsin her şeyi unutacaksın, biraz zaman geçsin, her şey seni unutacak; daima bil, yakında hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın”
“İkinci annemdi kalem. Gün ışığı bazen usulca sokulup içime doğru, gözlerini özlüyorum çocuk, derdi bana” diyor Caymaz.
Okura “Zor yaz ki okuyan da çektiğim zorlukları anlasın” diyor.
Anlıyorum ben çünkü çok yoruldum. Okumaktan değil yorgunluğum içinde yazılan cümleler ağırlığından...
“İçimde hep neden olduğunu bilmediğim bir deniz özlemi var. Yüzümü denizde, suyun yüzüne sürmenin mavi huzurunu duymak istiyorum” dedirtiyor kahramanına Caymaz
Kitabı elime alıp denize doğru koşmaya başlıyorum, güneş yükseliyor, yetişemiyor bana…
“Her şeysiz olabilir hayat ama şiirsiz olmamalı” sevgili okur. Şiir oku! Belki bir gün her şey geçmişin izini şiirle siler…
Nokta...

Yahudi halk şarkısı olmakla birlikte aynı zamanda özgürlük ve enternasyonal ayarında bir devrim şarkısıdır dinlediğiniz.
Toplama kamplarına gönderilen Yahudilerin söylediği şarkıdır.
Yıllarca esir kamplarına giden insanlar ufak bir umut kıpırtısıyla söylediler belki de bu şarkıyı…


17 Ekim 2016 Pazartesi

GECE GÜZELLİĞİ - ONUR CAYMAZ



"GECE GÜZELLİĞİ"
Onur Caymaz'ın  2010 çıkan dördüncü öykü kitabı "Gece Güzelliği"
Sevgili Caymaz, şiirden öyküye, romandan köşe yazısına, yazının her alanında kalemiyle konuşan yaratıcı bir yazar. Sanki onu yazmak ve hep yazmak için yaratmış Tanrı...
 "Ellerimin arasında işte hayat, kalemimin ucunda. Ne varsa bu kalemde var zaten" Syf 26
Hayatın içindeki saklı inceliklerin peşinde hep sevgili Caymaz...
Kahramanları hep tanıdık; her birinde senden, benden, ondan parçalar var.
Hikâyeler boyunca yeni cilalanmış eski bir ahşap kokusu, burun deliklerinize doluyor. O koku sizi hep takip ediyor. Biz mi onu bırakmak istemiyoruz? Yoksa o bizi mi bırakmak istemiyor?
Sevgili  Caymaz, Selim İleri’nin de dediği gibi şair olmasının imkânlarını kullanarak öyküsüne ayrı bir güç katabiliyor. Kitabı okuyanlar da oradaki bazı cümlelerin pekâlâ bir şiire dize olabileceğini göreceklerdir
Ara sıra kendine sesleniyor Caymaz "Sevgili yazar, bırak bu imgeleri; kahramanımız sadece camları kırmak istiyordu, sökmek bütün çivileri."Syf 109
Eser 15 kısa öykü ve sonda yer alan bir uzun öykü-novella'dan oluşuyor.
İlk "Küçük İkramlar" öyküsüyle başlıyor. Bu öyküde iki asırlık, nadide porselen fincanına hayat veriyor, adeta ruhundan bir ruh üflüyor. Deli dolu, şen şakrak Şukufe ile sus pus Leyla, ömürlerini bir vitrinde geçiren, artık tek kalmış
İki porselen fincandır. Sahipleri, güngörmüş yalı sahibi yaşlı hanımefendiyle her gün gerçekleştirdikleri kahve merasimi ise onların hayatındaki en önemli neşe kaynağıdır. Ancak bir gün içindeki bulundukları vitrinle birlikte satılmak zorunda kalırlar. Ve mavi çiçekli, zarif Şukufe, sevgili hanımından ayrılmak üzereyken hayatının kararını vermek zorunda kalır.

"Üvey..." Kendi içinde çok sayıda derinlik içeren, nispeten uzun olan bu öyküde, üvey anne elinde büyümek zorunda kalan güzel bir kızın, giderek kendi ayakları üstünde durma mücadelesine tanık oluyoruz; hikâyeyi anlatan, ona âşık bir adamın ağzından..
"Eşyanın canı var mıdır, canı acır mı?" diye soruyor. Asıl canımızı acıtanın göz penceremize yansıyıp ta göremediğimiz incelikli dünyaları fark ettiğimizde acıyor.

Sevgili  Caymaz’ın kitaptaki anı-öykülerinden birisi de “Dul Oteli”. Onun  yakından takip edenler, evliliklerinden birinin boşanmayla sonuçlandığını bilirler. “Sanki Yarın Nisan”da birkaç öyküde, “Yaz Tarifesi”nde ise bazı şiirlerde bunun sancıları anlatılır. Öykünün  kahraman, Caymaz’ın hayatından bu sebeplerden dolayı çıkmış gibi... “Vapur Dumanı”ndaki şu dizeler de sanki bir otel odasında o günlerden kalma, yazılmış gibi
“bu kış çok üşüdüm
elbet geçer, bahar olur bir şeyler
küçük oyuncaklar sanayi sitesi.
kırgınlıklar defilesindeki manken
babam için yine bir kaç satır düşürdüm
bir kadına tek  celsede yitik incelikler
hepsi bir vapur dumanı diyordum gelip geçer
ellerimi istasyondaki yaşlı adama uzatırken
iyi de bir vapur dumanı nereye gider…”

 “Eau de Cologne”, baştan sona  bana göre otobiyografik bir öykü. Sevgili Caymaz, babasını genç yaşta kaybetmiş. Yazdıklarının birçoğunda babasından izler var. Bu öyküde de, babasının kullandığı traş kolonyasının kokusunun yıllar sonra gelip onu bulmasını anlatıyor.
.
Kitaba dair birkaç öyküden bahsettim. Hepsini de anlatmayayım değil mi?

Altını çizdiklerimden;
📌Gece çoktan bitmiş, sabah yürüyordur camların kıyısına.
📌İncecik dudaklarının ortasına kan kesiği bırakır kuşlar, konuşurken acır, acıtır kelimeler.
📌Annesini düşünüyor geceleri, çocuklar, annelerin içinde büyürmüş.
📌Ulan en küçük iyilik bile fazla ulan bu insanlara, yaşasaydı Faik, altmış sene önceki gibi düşünür müydü acaba?
📌Dalgalar parkın dudaklarına varıyor, ıslatıp geri çekiliyor, iskelenin taşları kırılmış, kırık kirpikler, ay kesikleri.

 "küçük çiçekleri vardır unutmabeninin, mavidir."

Sevgili Caymaz
“ Hikâyeler; ipini kendi çekenlere, en çok da onlara.
Belki de hikâyelerimi hiç okumayacak olanlara.” diyor.



Sevgili Onur yüreğine sağlık...

10 Ocak 2012 Salı

SENİ HATIRLATAN YILDIZLAR.

Sevgili Onur Caymaz'ın 2004 yılında 27 yaşında yazdığı,yayımlanan ilk romanı "Seni Hatırlatan Yıldızlar"
Romanın kurgusu ve sunuş biçimi ilk romanı olmasına rağmen oldukça hoş.
Kahramanlarında modern bir giysi üzerine sinmiş sandık kokusu var.
O koku kitap boyunca hiç bitmiyor.Zaten okurken sizde bitmesini istemiyorsunuz.
Zaman zaman şiirsel cümlelerini okumak ruhumu okşadı.Şiirselliği,kendiside şair olduğu için çok başarılı kullanmış.Genelde şiirsel bir dile başvuran yazarların çoğu bunu yapış yapış hale getirebiliyor.Böyle bir yapışkanlık yoktu.Şiirselliği romanına güzel işlemiş.Su gibi akıp gidiyor.
Hoş olan ilginç benzetmeler,düşündüren ayrıntılar vardı.Mesela;11 rakamının yanyana duran iki kişiye benzetmesi gibi..
Romanın sonunda sakın şaşırmayın.Çünkü sizi iki son bekliyor.Artık siz hangi sonu isterseniz 
Romandan sevdiğim cümleler;
_S.34-Başka hayatları yaşamaya şansımız var mı?
Bu hayat kendisinden başkasına izin veriyor mu?
_S.83-Boynundaki aşk ısırığını gizleyen boğazlı kazak hüznünde şehir.
_S.87-Gün yavaşca dönüyor akşama.
Külmavisiyle karışık bir gri...
_S.132-Geçerdi,herkes herkessiz yaşayabilirdi.
_S.136-Gecede bir çizik gibi durdu.
_S.137-Gözlerinde bir bıçak izi,bir safra yeşili,kin,kül,duman.
_S.138-Yol ömürde bir kuş uçumu sadece.
_S.282-Denizin tuzu öyle duyulur ki acıyla dolarsınız.Boğazınıza çocukluğunuz takılır.Küçükken bir odanız bile olmadığı.Orada ,oturma odasında  çek yatta yattığınız mesela.Balkondaki hasır sandalye.Ilhamur ağacının hiç dinmeyen serzenişi.
_S.283-Fotograflar yalnızlara ne kadar da çok şey anlatır.
_S.283-Bir kibritin yanışından sönüşüne kadar geçen zamanda bir mutluluk...Ne kadar yeterse...

 Seni Hatırlatan Yıldızlar
        Onur Caymaz-2004

3 Kasım 2009 Salı

KALBİN VE TENİN BÜTÜN İSTEKLERİ


Bir insan ne kadar kendinden kaçabilir ki....Ya da ne kadar sevebilir,sevmenin bir sınırı var mı?Varsa nedir?Neden sevmek,yalnızlıkla aynı anlamı paylaşır.Bazen kaçmak isteriz her şeyden,en başta kendimizden.En uzak yollarda nefes alacağımızı düşünürüz.Aslında insanın en güvendiği yer kendi içi midir?"Yalnızlık bile birileri varken anlamlıdır" diyen Onur Caymaz'a kulak vererek bulunabilir mi bu soruların cevabı...Ben denedim."Kalbin ve tenin bütün istekleri " kitabının sayfalarında gezinerek denedim .Hem cevaplar buldum hem de yeni sorulara boğuldum.Şimdi sizi de bu yolculuğa davet ediyorum.


Kitap adına uygun olarak kalbin ve tenin istekleri üzerinden gelişiyor. İç seslerin ve kaçışların çok olduğu ...
Sevgilerin geç kalınmış öyküleri. Hayatla ve kendileriyle sorunları olan, o sorunlarla mücadele ederken hayatın akışını kaçıran kahramanları var öykülerinin.Belki de tek bir kahraman:Genç bir adam;okuyan, yazan, cebinde şiir kitapları taşıyan biri...Öykünün içinde ne kadar olursa olsun eli ister istemez şiirsel kelimelere dokunmuş genç yazarımız. 
Kahramanları hep merhametli,nedense,en kötüsünde bile iyi şeyler bulabiliyorsunuz...
Öykülerinin dilinde dikkat çeken bir tarz var.Birbirleriyle pek alakası olmayan, nesnelleri sıralaması ve bu nesnelerin içinde aradığı cümleyi bulması... İnsan psikolojisini aktarmada dilin kullanımı dikkati çekiyor: Yoksul ve kenar mahalle insanları, kentin solgun arka yüzünde yaşayanlar; tinerci çocuklar, travestiler, lezbiyenler; yaşamın içinde bir ayrıntı olmaktan çıkarak öykülerin odağına yerleşiyorlar.


Kitapta önce yazarın kısa öykülerini topladığı iki ayrı
bölüm var."Sen Hep Beni Mazideki " bölümü;
-Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri
_Rüzgarlı birgün
_Bazen Ayla öykülerinden oluşuyor.
Sevinç Çiçek Açınca bölümünde ise ;
_Mevsim Hep İlk Yazdı
_Un Kurabiyesi
_Cihangir'de Bir Batık
_Sarnıçtaki fareler yer alıyor. Sonra Gökyüzü Sineması adlı uzun öykü ile kitap devam ediyor.


Kitabın tamamı şiirsel bir hüzün duygusu ile yazılmış .Öyle hüzün kokusu doluyor ki içime,cümlelerin içinde gezinirken.Çok uzaklara gitme isteği geliyor .İki adım öteye gidemeden,gözlerdeki hüzünleri yakalıyorum,kelimelerde ,kımıldayamıyorum.Bir çocuğun penceresinden yaşama bakabiliyor sanki .Kahramanına "Abim, üzülme demişti anneciğe o zaman. Bu günler de geçer demişti. Bütün günler geçiyo ki?(s.28)?
"Pinokyo bi masal demektir. Masal yalancıktandır.(s.29) " dedirtebilmek bile buna çok güzel bir örnek değil midir?


Kitapta en çokta Gökyüzü Sineması'nda anlatılan Ferhat'ın öyküsü dokundu yüreğime.
"Ferhatın sevdiğiydi selma.Bir gece ansızın selmaya geldi.Kapıda bir çift fazladan ayakkabıyla karşılaştı.Kafasından kötü birşey geçirmek istemez gibi..Sevdiğini güzel uykusundan uyandırmak istemez gibi.Usulca durdu odanın kapısında...


O garip karanlıkda durup ikisinin çıplak bedenlerine baktı.Kendi iç aynasında gördü kendini..Masal olsun istedi.Masallar genelde yalandır ya..Deniz kıyısına varmış çocukluğunu,gökyüzü sinemasında izledi.Yüreğindeki acıları dindirmek için bir dost aradı yanında sadece ,acısının ortağı alkol vardı.İçtikçe içti,boş şişelerin dipinde aradı mutluluğu..Sonrasında akıl hastanesinde açtı gözlerini...Ferhat...
Ferhat başaramamıştı hiçbirşeyi,eli kocaman sıfırlarla doluydu.O çok sevdiği abisinin gözünde bile bir hiçden farkı yoktu.Hapishane,sanatçı meyhaneleri ve üstüne üstlük birde alkol tedavisi için hastanelerde yatmıştı.Hayalleri vardı,umutları vardı,hep bir yayınevi kurmak istiyordu.Herşey tek tek gitmişti,her yol başında birisi eksilmişti,hayatından..Geriye sadece kendisi kalmıştı.Sonrasında yanık dut dalından bir sazın sesi duyuldu uzaklardan:
''Şu dağlar kömürdendir/geçen gün ömürdendir/feleğin bir kuşu var/tırnağı demirdendir''




Sevdiğim ve kitap da altını çizdiğim diğer cümleler....
_Kokun şimdi kazağımın ilmiklerinden dökül...Beni sökül,bana dikil. (S.51)
_Sadece sana özel kelimeler bulduğumu düşünüyorum.Sadece onlarla konuşuyorum.S.52
_Kuşlar,gece olunca,nerede uyur kuşlar.Bir kuşun öyküsü nedir?Bir kuş maviye mi tutkundur da gider uçmalara.S.54
_Hiç birşey istemiyorum.Bana seni öğret yeter.S.55
_''Ne gel desem yakışık alır,nede geleyim mi diye sorsan..Sana sadece gelmek yakışır.''Kimbilir hangi roman cümlesi..
unuttum..S.49
_Aşmak.İnsan neyi aşabiliyor ki?Her yerde bir parçamızı bırakırken adını koyduğumuz şey değil mi?''aşmak'' S.104
_Sessizliğin adını seninle tamamladım.Seninle doldurdum boşluğun içini.Seninlen kırık bir köprüden geçtik
yürüyerekAlttaki
deli ırmağa aldırmadık hiç.Bir masala uyarladık kötü olan herşeyi....Masallarda herşey güzeldir.Masal yalan
olduğunu baştan söyler çünkü.S.58
_Bazı şeyler çarçabuk unutulup gider.Çünkü geriye kalan sadece yazıdır.Sadece yazı...S.77
_Odalar dolusu yalnızlık.Kimsesizliğin insanın burnunun kemiğinde sızlayışı...S.77
_Uçarken gökyüzüne çarpan kelebeklerdik hepimiz aslında...S.144
_Çekinirdik başkalarının gözlerine öylece gözlerimizi dikmekten.Karşımıza sorgu gibi dikilen bir çift gözün acısını
biliriz.S.144
_O çocukların umutlarından defterler yapardık,üstüne hayat yazardık.Üstüne aşk yazardık.S.145
_İnsan kendinden kurtulabilirmiydi ki?S147
_Herşeyin birgün biteceği duygusu o kadar yanımızda dururdu ki bizim ,mutluluk sadece küçük küçük görünüp
kaybolurdu.S.152
_Güvertede çocuk bir rüzgar,uzakta hep masmavi bir denizS.153
-Dökülen yapraklar.Sanki yıllar boyu hep sonbahardaydı,hep ayni yapraklar dökülüp dururdu o bahçeye..
Her gözünü açtığında unuttuğu zamanla
birlikte pencereden görünen o sarartı.S.133




Onur caymaz'ı ilk olarak şiirleriyle tanıdım.Şimdi okuduğum ve sizinle paylaştıığım kitabıyla da şairliğinden yazarlığına keyifli bir geçiş yaptım. Baskısını bulabilirsem diğer kitaplarınıda okumak için sabırsızlandığım Onur Caymaz'ı geç olmadan sizde keşfedin derim.




****Onur Caymaz'ı bana tanıttığı için canım arkadaşım Serap'a teşekkür ederim .