okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2017 Pazartesi

Sıfır - Onur Caymaz



Sevgili Caymaz’ın yedi yıllık emeğinin ürünü olan “Sıfır” romanı…
“Affet beni okur!  çünkü “anlatacaklarımdan korkuyorum. Eski dillerin türkülerini dinliyorum mezar taşlarından. Hayat hızla çürüyor”
Günlerin, iyi günlerin, kötü günlerin, âşık günlerin hepsinde dört adet sıfır vardır. Tamamlanmamış an. Yokluktan oluşan dört sıfır. Herostratos’da, Reşat’de, İlya’da, İlhami’de... Aslında olur gibi olanı ama olmayanı gösteren sıfır.
Zamanı, yaşayan her insana sona yaklaştığını anlatmak için yapılmış bir icattan başka bir şey değil. Bu icatçı bulan bir insan neden anları zamana bölmüş olabilir? Kendi kendine sona nasıl yaklaştığını görmek bir ızdırap değil mi?
Izdırapla yürümüştü yakacak olduğu o tapınağa Herostratos. Ustası Herakleitos  “ Evrende bir çatışma vardır ama en büyük savaş içimizdeki savaştır” demişti bin yıl önce. İçiyle savaşıyordu Herostratos her şeyi yakacak küle çevirecek o küllerin arasında kendi soluğunu kendine üfleyerek “Yıldızlı yaz geceleri bağışla bana Zeus” diyordu. Adını kocaman ama kendi gibi solgun, bitkin, saralı harflerle Artemis Tapınağı’nı yakan kişi olarak tarihe yazdıracaktı. Tanrı ona ‘ölümsüz bir ölü’ olarak kesecekti cezayı... Ustası Herakleitos’un dediği gibi “İnsan yaşam tarzından memnun değilse ya dünyayı ya da tarzını değiştirmelidir” Belki de Herostratos’ın yaptığı eylem buydu. Bir şeyleri değiştirmek istiyordu.
“Soru sormadan nasıl yaşar insan?” Soruları hep kendine soruyordu. Beni neden sevmiyorlar? Bir hastalıklı olduğum için mi? Kendi dışında başka biriyle savaştığını bilmiyor hiç kimse. ”Kimdi düşman? Neden savaşıyordu insan?”
Reşat’ın kendiyle savaştığı gibi bir şey değildi bu. Hastalıklı, eğrelti bir insan gibi duruyordu tapınağın merdivenlerinde, Reşat’ın babasızlığı. Hayata hep sıfırdı. Yetişemiyordu Reşat hiçbir şeye..
Gece,  yeleği yamalı, yaşlı bir Tanrı. Tahta masasına oturmuş, şarabını içerken günün doğmasını bekliyordu. Karanlığı hiç sevmedi Reşat, babasının kaybolduğundan ve annesini kanserden dolayı toprağın kollarına bıraktığı zamandan beri. “Toprağa değil, aslında suskunluğa gömülüdür ölüler, cevapsızlığa. Ölünce geride sorular kalır sadece. Bir daha hiç cevaplanmayacak ”der sevgili Caymaz. Bazen de teselli cümleleri fısıldar İlhami’nin kulağına “Dayan, acıyı unut” der. İlhami güç alır bu kelimelerden bir yandan da karısının, çocuğunun duru, tertemiz bakışları aydınlatır karanlığını...
Nerede saklanıyor insanın içindeki kayıp cümleler...
“Bazı insanlar hikâyesini yüzünde taşır” Yüzünde taşıyordu her şeyi Reşat. Yüzünün aynasından hikâye damlıyor, çizdiği kitap kapaklarındaki çizgilere...”Çocukluğunda büyük yaralar alan, hangi zafere uğrarsa yeniktir. Birini bağışlayacaksan mayıs ayını seç Reşat” diyordu sevgili Caymaz.
Unutma! İnsan, kendi içinde bile karanlıkta kalmış deniz feneridir Reşat.
Annesi yok onun. Annesini düşününce Ankara’nın çamurlu yollarında, hastaneye gittikleri minibüsler geliyor aklına. Annesizliğin kokusunu taşıyor. Annesi öldükten sonra bir günde büyüyüveriyor Reşat. Daha hiç bir şekilde çocuk olamayacağını anlıyor işte o zaman... Annesi şefkatin kadife kumaşı.
Sonra...
Herostratos ile Nazi Almanya’sı... Milyonlarca insan zırhlı vagonlarda titreyerek, gözleriyle geceyi delip geçiyordu. Bu vagona binerken aslında kendilerini insan sanıyorlar ama artık sadece bir rakamlar onlar ve onlar için her şey planlanmıştı.
Bir insan olmaktan çıkarılıp sadece bir numara olmak; nasıl korkunç bir gerçek olabilir ki? Genelevine kadar her şeyi düşünülmüş işkence şehirlerini, yan yana dizilmiş kurbanlarını bekleyen fırınları, isminin üstü çizilerek defterden düşülen o bireyleri...
Kocaman bir ah uzanıyor ölen bir bebeğin üstüne... Kimseler göremiyor ‘ah’dan damlayan süt damlalarını, bir annenin kısılan sesindeki feryadını...
Sırf Goethe’nin sevdiği, altında şiirler yazdığı için kesilmeyen ağaç kampta yaşananlara şahit olduğu için ağlıyor usul usul, damlaları Goethe’nin şiir yazan ellerine düşüyor. Goethe ağlıyor.
Homeros’un İlyada’sı sevgili Caymaz'ın İlya’sı,  tüm dünyanın orta yerinde tek başına bir ağaç gibi kalakalıyor. Hep savaş gördüğü için, hiçbir zaman çocuk olmadığı için her şeyi ancak savaşın sözcükleriyle anlatıyor. Tam anlamıyla bir hayal olmaktan çok insan olmayı özlüyor ve dünyada hiç bitmeyen bir savaşı insanlar arasından izliyor. Berlin Devlet Kütüphanesi’nin tozlu kitaplarla dolu raflarından... Dışarıdaki ölümün marşlarını, hiç bitmeyecek gibi duran iniltilerini işitiyor.
“Zaman sensin, sana bir sır vereyim” diyordu İlyada usulca omzuna dokunarak Herostratos’un.
“Biraz zaman geçsin her şeyi unutacaksın, biraz zaman geçsin, her şey seni unutacak; daima bil, yakında hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın”
“İkinci annemdi kalem. Gün ışığı bazen usulca sokulup içime doğru, gözlerini özlüyorum çocuk, derdi bana” diyor Caymaz.
Okura “Zor yaz ki okuyan da çektiğim zorlukları anlasın” diyor.
Anlıyorum ben çünkü çok yoruldum. Okumaktan değil yorgunluğum içinde yazılan cümleler ağırlığından...
“İçimde hep neden olduğunu bilmediğim bir deniz özlemi var. Yüzümü denizde, suyun yüzüne sürmenin mavi huzurunu duymak istiyorum” dedirtiyor kahramanına Caymaz
Kitabı elime alıp denize doğru koşmaya başlıyorum, güneş yükseliyor, yetişemiyor bana…
“Her şeysiz olabilir hayat ama şiirsiz olmamalı” sevgili okur. Şiir oku! Belki bir gün her şey geçmişin izini şiirle siler…
Nokta...

Yahudi halk şarkısı olmakla birlikte aynı zamanda özgürlük ve enternasyonal ayarında bir devrim şarkısıdır dinlediğiniz.
Toplama kamplarına gönderilen Yahudilerin söylediği şarkıdır.
Yıllarca esir kamplarına giden insanlar ufak bir umut kıpırtısıyla söylediler belki de bu şarkıyı…


8 Temmuz 2013 Pazartesi

OĞUZ ATAY-TUTUNAMAYANLAR




Oğuz Atay-Tutunamayanlar

Bu romanın başkahramanı Selim ve onu anlatan yakın arkadaşı ise Turgut’un dilinden anlatılanlar dan dan öteye bir yolcuğa çıkıyorsunuz. Kitabı ilk elime aldığımda 724 sayfa oluşu beni biraz ürküttü. İlk başlarda kitabı okumak beni biraz yordu ama ilerleyen sayfalarda Selim’in yazma yolunda nelerden vazgeçtiğini bilmek beni üzdü. Belirtmem gerekir ki, yazma tutkusu olan insanların mutlaka okuması gereken bir kitap diye düşünüyorum.
Başkahramanımız Selim ile ilgili olarak ise günlüğüme şu notları düştüm: Arkadaşlıklara hep yanlış noktadan başladığı için hep çıkmaza sürüklendi. Kendini açıklama cesareti bir türlü bulamadı. Ve hep yanlış anlaşıldı ve yanlış ilişkiler içinde bulundu. Bazı zaman kendini dinledi ama her kendini dinlediğinde kafasında oluşan birçok soruda kendini boğmak istedi. Bütün hayatı boyunca düşüncelerinden kaçmayı denedi. Sadece Tutunamayanlar diye bir söz çıkarabildi ortaya. Bir tek kelime ve unutamadığı insanları birleştiren bir kelime olduğuna inandı. (Selim’i bu kitabın sayfalarında okurken çok kendime benzettiğimi itiraf etmeliyim. Selim gibi bende kendimi çoğu zaman ifade etmekte zorlanıyorum. Bazen çok yazmak istesem de beni anlatacak bir cümle ararken kendimi kaybettiğimi itiraf etmeliyim)

Yazdıkları için ise; Fazla üzülme edebiyat hevesi olarak kabul et gerçek sayma bunları mustarip bir ruhun çırpınmalarını ifade etmekten çok okuyucuların duygularını kötüye kullanmak isteyen acemi bir yazarın karalamaları dersin diye de not düşmeyi unutmadı.(Syf.536.) Ve sonrasın da ise unutulmayacak olan şarkılar yazdı.
Diğer kahramanımız Turgut ise; Selim’in ölümü en çok onu düşündürdü. Neden öldüğüne ve neden ölmek istediğine dair bir şeyler bulmak ümidi ile eski arkadaşlarıyla buluştu ve Selim'i anlatmalarını istedi. Turgut’a göre Selim'i hiç kimse iyi anlatamıyordu ve yeni ipuçları bulması gerekiyordu. Bir gün Selim'in kız arkadaşı Günseli çıka geldi ve kendine yazılan mektupları Turgut’a verdi. O mektupları tek tek okudu ve bu sırada hayali bir arkadaş edindi adı ise Oric’ di.  Oric’le Kendi kendine konuşmaya başladı. Oysa hayali kahramanını hiç kimse göremiyordu. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil arıyorum diyordu. (Syf.541)

Syf.290 Henri Poincaré bahsediyordu. Bende Google dan araştırma yaptım (Her şeyi bilmem de mümkün değil değil mi?:))ve hakkında  şunları buldum.Henri Poincaré ;Fransız matematikçi ve fizikçi.Poincaré vermiş olduğu derslerin yanı sıra, yazmış olduğu çok sayıdaki yapıtla da etkili olmuştur. Türkçeye de çevrilen "Bilimin Değeri" ve "Bilim ve Varsayım" gibi bilim felsefesiyle ilgili kitapları bunlardan sadece birkaçıymış.
Syf.292 On Emir den bahsediyordu.
On Emir; Musa’ya Sina Dağı'nda Tanrı tarafından 2 taş tablet üzerinde verildiği söylenen bir dizi dini ve ahlaki öğretiler bütünüymüş.

 İşte bu Emirler;
Karşımda başka ilahların olmayacak.
Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.
Yehova'nın, Rab'ın ismini boş yere ağıza almayacaksın.

Sebt gününü takdis etmek için onu hatırında tutacaksın. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün Allah'ın Rab'e Sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı.
Babana ve anana hürmet edeceksin.
Öldürmeyeceksin.
Zina etmeyeceksin.
Çalmayacaksın.
Komşuna karşı yalan şahitlik yapmayacaksın.
Komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına yahut kölesine yahut cariyesine yahut öküzüne yahut eşeğine yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin. Diyor.

Syf.293 Moliere bahsediyordu. Moliere; Fransız oyun yazarı ve oyuncu. Oyunlarının tümünü, yayımlamak amacıyla değil, oynanmak amacıyla yazmış. Moliere komedisinin çağı için çok yeni bir kavramı, saçmalık kavramını öne çıkarmasını sağlamış. Eğer bir söz ya da olay, her türlü akılcılık sınırını aştığı halde bizi güldürüyorsa, Moliere'e göre burada akılla budalalık sürekli yer değiştiriyor demiş.
Syf.296 da De Gaulle fıkrasından bahsediyor.
De Gaulle fıkrası;
Fiat fabrikasında çalışan bir işçi… O zamanki Sovyet lideri Krusçev resmi bir ziyaret için İtalya’ya gelmiş. Programda Fiat tesisleri de var. Fabrikanın tezgâhları arasında dolaşırken Carlo’ya rastlamış. Herkesin gözü önünde ”Vay Carlo…” diye sarılıp kucaklaşmış. Orada ayaküstü sohbet etmişler. Tüm protokol bu dostluktan şaşkın… Konuk gittikten sonra patron Carlo’yu çağırıp, Krusçev’i nereden tanıdığını sormuş.Carlo “Hiiç” demiş. ”Ben eskiden komünisttim… 1 Mayıs kutlamaları için parti beni Moskova’ya göndermişti. Orada tanışmıştım.” Olay unutulmuş. Üç beş ay sonra bu kez Amerika başkanı Nixon gelmiş İtalya’ya. Yine aynı program ve fabrika ziyareti. Tezgahların arasında ”Vay Carlo..Vay Nixon..” muhabbeti… İyice meraklanan patron ziyaretten sonra Carlo’yu yine çağırtmış. Soru da cevap da aynı; ”Bir ara Amerika’ya göç etmeye kalkıştım. New York’ta başım polisle belaya girdi.. Bu Nixon o zaman çiçeği burnunda bir avukattı. Beni o savunmuştu..” Olay bu kadarla kalsa iyi.. İki ay sonra Fransa başkanı De Gaulle ziyaretinde de aynı manzara yaşanınca Patron Agnelli derin bunalımlara girmiş. Kendisini tanıyan yok. Yanında çalışan Carlo’nun uluslararası çevresi var.

- De Gaulle’ü nereden tanıyorsun?
- Nazilere karşı Paris’te yeraltı savaşı yapıyorduk… Özel kuryesiydim..
- Sen herkesi tanır mısın?
- Evet, hemen hemen… Patron iyice hırslanmış.
- Neredeyse Papa da arkadaşım diyeceksin.
Carlo gülmüş. ”Tabii. Yakın arkadaşımdır.” Çıldırma noktasına gelen Agnelli haykırmış:
- İspatla… İspatlayamazsan kovarım…
Carlo:
- Tamam, bu pazar ayininde Vatikan meydanında olun. Papa balkondan halkı takdis ederken ben yanında olacağım.. Patron pazarı iple çekmiş. Vatikan’da Papayı bekleyen kalabalığın arasına karışıp beklemeye başlamış. Bir süre sonra Papa balkona çıkmış. Yanında Carlo… Kalabalığa bakıp, patronunu bulmaya çalışıyor. O sırada bir kargaşa olmuş. Biri bayılmış. Carlo bayılanın kendi patronu olduğunu görünce Papaya ”Bana müsaade” deyip meydana koşmuş. Agnelli yerde yatıyor. Bir iki kişi de ayıltmaya çalışıyor. Carlo çevresindekilere, ”Bu benim patronumdur; ne oldu?” diye sorunca biri cevap vermiş:

- Siz Papa ile balkona çıktığınızda bunun önünde iki Japon turist vardı. Japonlardan biri senin patronuna döndü.
“Şu sağdaki bizim Carlo, ama yanındaki kim?” diye sorunca seninki düşüp bayıldı.

 Syf.361 de Cyrano de Bergerac bahsediyor. Cyrano de Bergerac; 17. yy’ da yaşamış Parisli şair, oyun yazarı ve silahşor Savinien Cyrano de Bergerac'ın gerçek hayat öyküsünden esinlenilerek Fransız şair ve oyun yazarı Edmond Rostand tarafından yazılmış ünlü bir sahne eseriymiş.
Syf.362 da  Dorian Gray - Lord Henry'nin Hazcılık dan  bahsediyor.. Hazcılık veya Hedonizm, Kirene Okulu'nun, yani Sokrates'in öğrencisi Aristippos'un (M.Ö. 435-355) öğretisiymiş. Hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüşmüş bu ilgili düşüncelerinden etkilenen yakışıklı genç adam. Ahlaki veya ahlaksız bütün zevklere açık hale gelmeye başlarmış.

Syf.221 ise şu cümlelerinin altını çizdim. Altını çizme nedenim ise İnsanoğluna güzel bir öğüt oluşuydu.
Ne yazık onlara ki çıkarlarına dokunulmadıkça doğru yola gitmezler ve Allah'ın kendilerine sunacağı nimetleri bilmezler.
Ne yazık onlara ki kalpleri temiz olmadığı için herkesi kötü sanırlar ve günahsıza ve günahkâra bir fark gözetmeden kötülük ederler.
Ne yazık onlara ki duygulu çekingenliği korkaklık, samimiyeti yaltaklanma ve yardımı bir baskı sayarlar.
Ne yazık onlara ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar.
Onların geleceği yaratan insanlar arasında yeri yoktur.
Unutulacaklardır.

Syf.321 de yer alan bu paragraf kendimizi irdelememiz ve güzel yanlarımıza bakmamız gerektiğini önümüze sunan bir hayat dersi niteliğinde olmuştur.
“Sonu gelmez şövalye romanları gibidir bu yaşantı: en zor anlarda daima açık bir kapı bulunur girip saklanacak. Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “buraya kadar "dediler. Oysa bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. “

En son altını çizdiğim bu paragrafla kitap özetimi bitirmek istiyorum.724 syf olan bu kitap ve bana düşündürdükleri için aslında özeti bu kadar kısa olmamalı diye düşünüyorum. Herkesi de bu kitabı mutlaka okumalı diyorum. Bana çok şeyler kattı, size de çok şeyler katabilir.
“Düşüncelerine büyük bir içtenlikle bağlıydı. Herkesi de öyle sanıyordu. Bu içtenlik düşünmeyi meslek edinenlerin içtenliğinden çok farklı bir duyguydu. Mesleği sevmek gibi değil, hayatı sevmek gibi bir duyguydu. Syf.359 “

Oğuz Atay/Tutunamayanlar

15 Nisan 2013 Pazartesi

MURAT MENTEŞ-DUBLÖRÜN DİLEMMASI


Beni daha önce bu kadar güldüren bir kitap hatırlamıyorum. Sözcükler bambaşka dünyalara götürüyor insanı. Siz  bir de karakterlerin adlarını  görün Nuh tufan, İbrahim kurban, habip Hobo,ferruh ferman, gibi .Uzun lafı kısası, bu kitabı okursanız sizin için çok iyi olur diye düşünüyorum.
Bir satır arası açmak gerekirse, Orhan Gencebay çalarken arabadan inilmez unutmayın.

Dostları için ise ; “biz caddenin kenarında alevler içinde yanarken, karşımıza geçip üstümüze işemeye üşenen kimselerdir ”diyor. Aslında bu zamanda dostlar hep böyle diye içimden geçiriyorum. Yok, mu sizin öyle dostlarınız? Yoksa büyük bir kayıp. Kitapta arkadaşlarına hep afili filintalar diyor ve bende internette araştırdım ve afili filintalar diye bir internet sitesi çıktı karşıma ve bütün yeni yazarlar orada bir çete kurmuş Emrah serbest, Onur ünlü gibi yeni yazarlar hep orada paylaşımlarda bulunuyor.

 Kitabın geneline bakılırsa bazı tırnak içine aldığım felsefi cümleleri var mesela "inananlar için her çağda bir Nuh'un gemisi vardır. Her an tabiatın içinde veya uzayın derinliklerinde ve çevremizde nice tufan cereyan etmekte fakat insanlar bunu değerlendirmeye bir türlü yanaşmamakta. S.142

Suyun suda kayboluşu gibi hakikati bulmak uğruna kaybolmayı göze almak ..En önemli ayrımlar hep en belirsiz olanlardır. S.69

Bir satır arası; “ Cennet ile cehennemle ilgili ileri geri konuşmak istemem çünkü her ikisinde de dostlarım var” 193sayfa.Mark twain

Kahramanımızın çöplük diye açtığı eskici dükkânı ve içindeki eşyaların her birine hikâye yazması benim çok hoşuma gitti. Kitaptan bir örnek "Ceren Nuh tufandan bir baston alır kendi işine yaramayacak bir eşya olduğu için arkadaşı niye aldın diye sorar hikâyesi o kadar tatlıydı ki insan böyle şeylerin gerçek olması için merakından taviz verebilir bence diyor.
Kitabı okurken birden yüzünüzün gülümsediğini hissediyorsunuz. Neden mi? Öyle cümleler kurmuş ki sizi gülümsetmemesi elde değil. Kitap hikâye bakımından çok iyi bulmadım ve birde çok tekrarlanan maddeler halinde yazılar beni biraz sıktığını itiraf etmem gerekiyor.Ama genelinde keyifli bir kitap.

Kitabın 157 sayfasında Jean Baudrillard bahsediyor ve kimdir bu adam diye yine Google sarılıp araştırıyorum. Ünlü bir Fransız düşünür/sosyolog. Medya Teorisi, Post yapısalcı felsefe ve postmodernizm üzerine olan çalışmalarıyla ünlenmiş. Bugünün siyasi ve ideolojik akımlarını reddetmesi ününün artmasına neden olmuş. Bugüne kadar birçok önemli çalışmaya imza atmış. Simülasyon kuramını oluşturmuş, kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazmış. Tüketim üzerine düşünceleri ve yapıtları ise onun ününe ün katmış. Medya ve kitle iletişim araçlarına dair eleştirileri de diğer düşünceleri kadar çarpıcı. Birinci Körfez Savaşı üzerine yaptığı açıklamalarla, Körfez Savaşı’nın oluşumunu ve etkilerini entelektüel bir açıdan farklı bir şekilde yorumlamış.

Kitapta altını çizdiğim çok cümleler oldu. Bunlardan sadece bir kaçını yazıyorum.

S.214 İnsana dair tasvirlerini çok beğendim. Mesela “bayat kurabiyeler gibi dağılmak üzere olan parmaklarını saçlarıma daldırdı.

S.240 Kalbim tam kapasite çalışan bir matbaa gibi gürültüler çıkarıyor.

S.252 Kafamdaki düşünceler fazla haşlanmış spagetti gibi birbirine yapışıp düğümlenmiş.

 Herkesin okumasını tavsiye ediyorum.

 Sayfa:263
Yayınevi: İletişim
Yazar: Murat Menteş

 

12 Nisan 2013 Cuma

SİNAN AKYÜZ "İNCİR KUŞLARI"

Sayfaların nasıl aktığını fark etmeden bitirdiğim kitap: İncir Kuşları.
"Bir kitaba bu kadar acı çok fazla "cümlesi ile yorumuma başlamak istiyorum. Bir erkek yazar olarak kadın dilinden dökülen cümlelere çok etkileyici bir bicimde duyguları yansıtmış. Sadece duyduğumuz kadarı ile yetindiğimiz Bosna hakkındaki hikâyelerin arka sokaklarında ise çok daha hüzünlü ve acımasız hikâyeler barındırdığını bu kitapla öğrendim. Oldukça acıklı, yüreğimi paramparça eden bir öykü.
 Boşnaklar Avrupa'nın ve Birleşmiş Milletler ‘in göz yumduğu Bosna'daki katliamın içinde Müslüman oldukları için bu savaşın mağduru oldu. Tek suçları Müslüman olmalarıydı.
Bu kitabı okumadan önce Bosna'da yaşanan katliam hakkında az çok fikrim vardı. Ancak durumun bu kadar vahim ve yüz kızartıcı olduğunu bilmiyordum. Öncelikle Suada gibi birçok kadının katlandığı insanlık dışı eziyetler, tecavüzler beni insan olmaktan utandırdı. Dokunaklı ve insanın içini kanatan bir öykü. Tüm bu olayların yaşanmış olduğuna inanmak istemiyor insan. Tecavüzler, işkenceler, bir mal gibi satmalar böyle bir şey nasıl olur dedirtiyor insana. Allah bizleri barıştan ayırmasın.
Kitapta ufak tefek teknik hatalar var, yok diyemem. Ama akıcı üslup ve fevkalade kurgu bu hataların üzerini çok güzel örtmüş.
Bu arada yazarla iletişime geçtim ve bir internet sitesinde bulduğum paragrafı paylaştım ve doğruluğunu sordum. Evet, doğru Elif Hanım diye bana geri döndü.

İşte o paragraf;
Yazar, dört yıl önce turist olarak Bosna’ya gittiğinde, bir bayanla tanışıyor, savaştan konuşurlarken bu Bayan, Suada’nın hikâyesinden bahsediyor. Hikâyeden çok etkilenen Akyüz, dört yıl sonra olayın kahramanları ile görüşmeyi başarıyor ve ortaya bu güzel kitap çıkıyor.
Akyüz "İncir Kuşları"nı Suada’nın yaşadığı Saraybosna’ya göndermiş. Ancak Suada kitabı okumaya hala cesaret edememiş. “Elim gitmedi, kendimi hazırlamaya çalışıyorum. Hazır hissettiğimde okuyacağım’ diyormuş."

Sizi yüreğimden tebrik ederim. Bir yerlerde okudum ben yazarken çok ağladım demişsiniz inanın ben de okurken çok ağladım.
Sevgimle…
Herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
 Sayfa sayısı:328
Yayınevi: Alfa Yayınevi
Yazar: Sinan Akyüz


21 Şubat 2013 Perşembe

Amin Maalouf- Doğu'dan Uzakta


Amin Maalouf;   Doğu'dan Uzakta, kaderin ve tarihin acımasız kıskacında terk ettikleri yurtlarına dönen bir grup arkadaşın hikâyesini anlatıyor.
Doğu'dan Uzakta, gençliklerinin en güzel günlerini bir arada geçiren, hayalleri ve umutları olan bir grup arkadaşın, ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra farklı yerlere dağılmasını ve yıllar sonra, eski arkadaşlarından birinin cenazesi dolayısıyla tekrar ülkelerine dönmeleriyle başlayan 16 günlük bir yüzleşmenin romanı. Romanın başkahramanı Adam, tıpkı Maalouf gibi, savaştan sonra Fransa'ya yerleşmiş ancak doğduğu topraklara sevgisi ve bir dönem içinde yaşadığı çok kültürlü ve çok dinli bu coğrafyayı anlama çabası hiçbir zaman küllenmemiştir. Ancak uzun bir aradan sonra giriştiği eve dönüş yolculuğu ve eski arkadaşlarını bulma düşüncesi sanıldığı gibi kolay olmayacaktır. Çünkü ne insanlar ne de doğup büyüdüğü topraklar aynı kalmıştır.

Ama yazar geçmişten ne kadar uzağa kaçarsak kaçalım aslında geçmişte bıraktıklarımızın bize bir telefon kadar yakın olduklarını derinlemesine hissettiriyor. Ölmek üzere olan arkadaşından gelen telefonla birlikte yolculuk başlıyor. Terk ettiği topraklarına,  arkadaşlarına geri dönmek zorunda kaldıklarını anlatıyor. Arkadaşlığın, dostluğun, ailenin, insanın doğup büyüdüğü yerlerin ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor.

  457 sayfa mektuplarla olmuşmuş bir roman ve beni okurken biraz sıktığını itiraf etmeliyim. Hikâyede dokuzuncu güne geldiğimizde kahramanımızın kız arkadaşı ona mesaj çektiğinde, “Adam daha sen gideli bir hafta bile olmadı” diye yazması kafamda günler konusunda soru işareti bıraktı. Birde mektuplardan hikâyeye geçişlerde zaman hataları gözüme çarptı. Mesela "Adam Semiramis’e sordu diye yazılacağına” bir ara kadına sordu” diye yazılması. Hanım lakaplı kadının eski para koleksiyonunun üstünde sultanü’l barreyn ve hakanü'l Bahreyn yazıyordu, anlamı ise; Fatih Sultan Mehmet’in unvanı olması bana gurur verdi.  Adam’ın 356 sayfadaki sarf ettiği sözü” Eli eli lama şabaktani?”(incilden)anlamı ise; Hz. İsa’nın çarmağa gerildiğinde ölmeden önce sarf ettiği sözleri gibi manaya geliyormuş.

Amin Maalouf ile ilgili  bir soruda başımın içinde dönüp durdu ve o soru bu kitabı yazan yazarın anlattığı dinlerden hangisine mensup olduğuydu.
Kitaptan birçok cümlenin altını çizdim ama sadece bir kaçını paylaşıyorum.
1-S. 49 sanki bir yoldaymışız gibi geliyor ve ne zaman bir adım atsam az önce ayağımın bulunduğu yer dağılıp toz haline geliyor.

2-S.222 ben doğuştan mağlup bir medeniyete aitim.
3-S.241 İnsan Tanrı'ya inanıyorsa, onun her yerde olduğuna iman etmek zorundadır.
4-S.284 Dünya bir vaha ve biz burada onu çevreleyen sonsuzluğun içindeyiz.
5-S. 329 umutsuzlukla haklı çıkacağımıza, umutta yanılalım
6-S. 389 kendisine ait bir ülkesi olduğunu ve orada yüksek sesle konuşmaya hakkı bulunduğunu hissederek büyümek ne ferahlatıcı bir şeydir.

Sayfa sayısı:457
Yayınevi:Yapı Kredi Yayınları
Yazar:Amin Maalouf

Herkesin okumasını tavsiye ederim.



5 Aralık 2012 Çarşamba

SERENAD-ZÜLFÜ LİVANELİ

Okuma grubumuzun ilk kitabı olarak seçilen SERENAD’I sayfası çok olduğu için ilk başta okumak istemedim ama mecburdum.
Çünkü bir ay sonra arkadaşlarla toplanıp kitabı tartışmamız ve yorumlamamız gerekiyordu.
Bir solukta bitirdiğimde üzüleceğim aklıma gelmezdi. Hatta sonlara yaklaşınca bitmesin
diye, günde üç sayfa okuduğumu itiraf etmeliyim.


Şimdi ise SERENAD'a geçelim. Serenad für Nadya…
Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi''nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran''ın (36) ABD’den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner''i (87) karşılamasıyla başlayan olayları anlatıyor.Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, herkesin bildiği Yahudi Soykırımın da
 ve diğer bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.Alman asıllı Amerikalı olan profesörün, Nazi Almanya’sı zamanında, Yahudi olan eşinin yaşadıkları ve sonunda İstanbul semalarında diğer Yahudilerle beraber Struma gemisinin içerisinde nasıl öldürüldüğü anlatılıyor.


Zülfü Livaneli kitabı hakkındaki söyleşilerde “Kitaba özellikle aşk romanı demediğini. Aşk kelimesinin çok kirletildiğini dile getiriyor.

Konu çok güzel, karakterler iyi seçilmiş ve Nazi Almanya’sından günümüze uzanan hüzün dolu bir aşk öyküsünü anlatıyor."
Kitapta insanlara hatırlatılmak istenen dehşet verici gerçekler var.9Kasım 1938 gecesi Almanya'nın ve insanlığın utanç günlerinden biri olarak tarihe geçti. S.285" gibi. Yakın tarihimizde yaşanmış olayları, bilmediğimiz gerçekleri akıcı bir dille gözler önüne seren güzel bir çalışma olmuş. Yazarın anlattığı her şeyin geçmişimiz olduğunu bilmek de insana ayrı bir hüzün veriyor. Ben kitabı okudukça, sayfalar arasında dolaştıkça aslında fark ettiğim şeyin sadece benim tarihim olmadığını, birçok ülkenin ve insanlarının da aynı şeyi yaşadığını, aynı acıları tattığını ve bir şekilde olayların  üstlerinin nasıl kapatıldığını hayretler içerisinde kalmama neden oldu.
Gerçekle kurguyu bu kadar basit bir anlatımla harmanlamak ve okuyucuyu kendine bağlamak zor zanaat ve bunu başaran bir yazar Zülfü Livaneli.Kendini karşı cinsin yerine koyup empati yapıp yazması beni çok etkiledi. Erkek bir yazarın, kadın gözünden bakarak hayatı, zorlukları ve duyguları anlatmayı başarabilmesini şu cümlelerle de özetleyebilirim."
"Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz?
 Düpedüz sarıl bana dedikten sonra, sarılmanın ne anlamı kalır!" Bu cümlelerde kadınların duygularıyla hareket ettiğinin güzel bir örneği niteliğinde.
"İyi ama bir insanın hem babaannesi, hem anneannesi ölümden kurtulmuş ve kimlik değiştirmiş olabilir miydi? Bu kadar tesadüfü bir roman da okusam yazarın abarttığını düşünürdümS.200"cümlesiyle de kendi kurduğu hikâyeyi tiye alması beni biraz gülümsetti.

"On beş milyon insandan kaçının bu şehrin kozmopolit tarihinden haberi vardı? S.347""Venedik'te San Marco Meydanı'ndaki dört at heykeli bile buralardan kaçırılmış! “Biz ne zaman kendi tarihimize, kendi geçmişimize sahip çıktık ki, kaçırırlar,yağmalarlar, yıkarlar ve biz sessizliğimizi bozmayız ta ki bizim kendi canımız acıyana kadar. Kendi canımızdan olan insanların geçmişte yaşadığı topraklar şu an üzerinde yaşadığımız ve yeri geldiğinde gülüp oynadığımız alanlar değil mi?
Yazarın okuduğum ilk kitabı değil Serenad. Daha önce "Leyla'nın Evi" Mutluluğu" okumuştum ama içlerinden en çok Serenad'ı çok sevdiğimi itiraf etmem gerekir. Zülfü Livaneli daha iyisini yazana kadar hayatımın kitabı bu diyebileceğim bir kitap SERENAD.


Herkesin okumasını da tavsiye ediyorum.

Aslında bir önerim  olacak okullarda anlatılan tarih kitapları da bu tarz yazılsa daha iyi olur diye düşünüyorum.


Kitap da altını çizdiğim çok cümlelerim oldu ama ben sadece bir kaçını burada paylaşmak istedim.
"Hepimiz içimizde, gizli, nazik davranışlarla üstü örtülen ama bir tehdit algıladığımız


zaman hemen o keskin dişleriyle ortaya çıkan bir timsah taşıyoruz. S.10"

“İstanbul vefasız bir sevgiliye benzer. Her zaman size ihanet eder ama siz yine de
Onu sevmeye devam edersiniz.” (sf.: 46)


“Bu ülkede her evin sakladığı bir sır vardır. ”Çeşitli amaçlar peşinde, çeşitli kaygılarla akıp gidiyordu hayat.

Ama kimse kimsenin hikâyesini bilmiyordu. S.255"

"Her yer çok sessizdi, sadece dalgaların sesi duyuluyordu. S.426"

Sayfa Sayısı: 481
Yayınevi: Doğan Kitap
Yazar: Zülfü Livaneli


Zülfü Livaneli'yi gönülden tebrik ediyorum. Sevgimle...

Serenad für Nadya…



10 Temmuz 2009 Cuma

Kürşat Başar -Başucumda Müzik


Bu kitabı alalı uzun zaman olmuştu ve bir türlü okumaya geçemediğime kızacağım aklıma gelmezdi.
Ben, kişisel olarak bazı romanların okuma zamanları olduğuna inanlardanım.
Kürşat Başar ''Başucumda Müzik’ ‘işte o kitaplardan. Bugün başucumda müzik"kitabını bitirdim.2003 yılın da çıkan bir kitabı ben 2009 okuyorum ve bu ben de geç kalınmıştık hissi yarattı.
Ve Anneye adanmış bir kitabın bu kadar sıcacık olduğunu sayfalarda gezinirken hissetmek de çok hoşuma gitti.
.Acemice cümleler beklemiyordum ama bu kadarını da beklemiyordum. Ustaca kullanılan tümceler ve harika tasvirlerle doldu içim ve bende alıp Yüreğimin baş köşesine oturttum.
Erkek gözünden kadının anlatımı ise harikaydı.İtiraf etmem gerekirse, kadın duygularını anlatan cümleler çok güzeldi ve usul usul dokundu yüreğime .
Özellikle şunu söylemeliyim ki, kitabın sayfalarında gezinirken bizim örf, adet ve değer yargılarımızı bir tarafa bırakıp
yasak bir aşka hoşgörüyle bakmaya başlayışım hayretler içinde kalmama neden oldu.


Aşk'ın sadece üç harften oluşmadığını anlatan şu cümleleri ise sizinle paylaşmak istedim.
  "Eğer, hayatımızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken…Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün…
 Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu.
Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan "âşıksın."

Her cümlesinde, ne demek istediğini ve hangi duyguyu vermek istediğini size kolayca yansıyor.Benim için duygu yüklü ve sürükleyici bir romandan öte" başucumda müzik".Son beş sayfasını kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Oradaki o kaderi değiştirmek istercesine okudum.O sayfayı okuduğumda bir şey düğümlendi, boğazıma. On dakika gözlerimle, cümlelerdeki hayata girercesine okudum. İnanmadım, inanamadım, birde sesli okudum, kulaklarıma
 duyurmak istercesine. Çünkü böyle bir son istemedim ve böyle bir son beklemiyordum.Oysaki ben onları birbirlerine bakınca, dokununca, dünyaları unutan, iki insana mutlu bir son da bekliyordum.Ama mutluluk sadece ona dokunmakta kaldı. Çünkü yoktu artık ve bir daha gözlerinin içine bakarak, şarkılar mırıldanamayacaktı. Son sayfanın duyguları geçmişe sığamayacak kadar ağırdı.
Yoktu artık. Adını düşündüğünde bile kalbinin deli gibi çarpmasına engel olamadığı, belki de hayata geldiği an kaybedip sonra da çaresizce, farkında bile olmadan oradan oraya savrularak yıllar yılı arayıp durduğu parçasını bulmuşken, mutsuz olabilir mi?
Bütün hayatı boyunca onun kucağına yatmış, saçlarını okşarken,
Onunla konuşmasının yanında hiçbir şey istemedi.

Kitapta sevdiğim o kadar cümlenin altını çizdim ki ve sadece bir kaçını paylaşıyorum.
-Siz ne kadar uğraşsanız da her şey birikir, atılacaklar unutulur, dalgaların taşıyıp kıyıya
Vurduğu süprüntüler gibi hayatın ayrıntıları oraya buraya yığılır. S.293
_Önce korkuyla korunmaya, yön bulmaya, rüzgâra direnmeye çalışıyorsun.
Sonra bakıyorsun, seni alıp götürmesine, hızla, çılgınca bir hızla, artık başka hiçbir şeyin önemi
Kalmayıp geride yalnızca giderek rengi koyulaşan mavi bir denizin ve onunla birleşen
gökyüzünün içinde uçarmış gibi gitmekten duyulan o tuhaf haz kalıncaya dek... S.303
_Hepimiz fırtınaların içinde korku ve heyecanla yolculuk etmeyi severiz ama eğer
Sonunda bir limana sığınabileceğimizi biliyorsak...
_Benim hiç evim olmadı.
Dünyanın farklı yerlerinde, farklı evlerde yaşadım ama çocukluğumun odasından sonra
İlk kez orada, onun yanında evimi buldum. Benim evim o.s.308
_Eğer gerçekten de hayatta mucizeler varsa mutlaka gördüğümüz ama gördüğümüzü
anlayamadığımız şeylerin arasındadır. S.309

Yayınevi: Everest Yayınları
Sayfa Sayısı:436
Yazar: Kürşat Başar

Yüreğinden dökülen cümleleri seviyorum. Yüreğine sağlık Kürşat Başar...