**LEYL**

Cebimde Kızıl Kelimeler

6 Aralık 2016 Salı

İnsanın Anlam Arayışı

Viktor Frankl Avusturyalı bir psikiyatrist. 2. Dünya Savaşı sırasında, 4 toplama kampından sağ kurtulmayı başarmış.Pes etmediğini ve hayata nasıl tutunduğunu ''İnsanın Anlam Arayışı'' kitabında paylaşıyor. insanlığa logoterapiyi keşfetmesine yol açan kendi deneyimlerini anlatıyor. Frankl insanlık dışı toplama kamplarında uzun süre kalan bir tutuklu olarak,kendini,çıplak,varoluşa soyunmuş olarak bulur.Babası,annesi,erkek kardeşi ve karısı bu toplama kamplarında ölmüş ya da gaz fırınlarına gönderilmiş.Kız kardeşi hariç,ailesinin tamamı yok olmuş. Böylesi büyük bir acıyla,yaşama tutunmaktan vazgeçmemiş. "Yaşamak acı çekmektir;ama yaşamı sürdürmek,çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır"diyor. Nietzsche'nin şu sözünü anmayı çok seviyor:"Yaşamak için bir neden'i olan kişi,hemen her nasıl'a dayanabilir." Bu kitap en derin insani sorulara odaklanan dramatik bir hazinedir.Edebi olduğu kadar felsefi bir değere de sahiptir.
Eğer yüz binlerce insan,yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa,bu,insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir. Dünyada hiç bir şeyi kalmayan bir insanın,kısa bir an için de olsa,sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım. Sevgi,sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer.Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması,yaşayıp yaşamaması bir anlamda önemli olmaktan çıkar Beni kalbine mühürle,sevgi,ölüm kadar güçlüdür
Yazımı Frankl'in Nietzsche 'den verdiği bir alıntıyla bitiriyorum. "Beni öldürmeyen şey,beni daha da güçlü kılar."



Devamını Oku

1 Aralık 2016 Perşembe

Kulağımdaki müzik

video


Sahile iniyorum.Denizin hemen kenarına oturup,ayaklarımı aşağıya doğru sarkıtıyorum.Yağmur mırıldanarak yağmaya başlıyor.Dalgalar hoyratça kayaları dövüyor.
Kulağımda bir müzik;yüreğimin parçalarını birleştiremiyor.Zaten bende birleştirmesini istemediğim için,en dipten şarkılar dinliyorum.
Ruhumun biçimlerini belirleyebilmek için,aklımın formüllerini arıyorum.Bir ayrık güç tarafından korkunç bir zihinsel ıstırap içerisindeyim.Varoluşumun amacından alınıp büyük bir kasırganın içine atılmış gibiyim.İçlerimde insan yapımı  bir şeylerin çizgileri var ve o çizgilerle bütün vücudumu ele geçirilmiş hissediyorum.İkamet ettiğim bedeni yıkıma uğratmaya çalışıyor.
Kaderin nefesiyle...
İstemsiz sürükleniyorum.Tutunmaya çalıştığım ipleri gizlice benden izinsiz birisi kesmiş.Kayalıklara doğru savruluyorum.En  umursamaz cümlelerimle seslenip "gelip beni boğun hadi "diyorum.
Yağmur birden hızlanmaya başlıyor. "Kalk artık oradan,ıslanacaksın"seslerini umursamadan oturmaya devam ediyorum.
Elim cebimde sigara arıyor.Yağmura ta ciğerlerimden dumanlar hediye etmek istiyorum.Rüzgar bir türlü sigaramı yakmama izin vermiyor.Ben mi inat sen mi inat diyerek çakmağı çakıp duruyorum.Benim inadıma karşı koyamayacağını anlayınca esmekten bir an vazgeçiyor.Bende sigaramı bu sırada yakıp,ağzımdan çıkan dumanın şekillerini izlemeye başlıyorum.Öpüşürken acayip hallere bürünen yüz  çizgileri gibi... 
Gözlerimin camına düşen yağmur damlacıkları bakışımı bulanıklaştırıyor.Gözlerimin buğulu penceresinden   bakıyorum.Gördüğüm sadece denizin köpüren dalgalarının,beyazımsı bir hal alışı...Denizin sahile hoyratça vurduğu gibi bende içerlerimin duvarlarına vuruyorum.Acıyor.

Ayağa kalkıp,kollarımı iki yana açıyorum. "Hadi gel,beni ufacık damlalarınla korkutmazsın"diyorum.
Yanımdan  birileri gelip geçiyor.Yaşlı bir amca bana bir adım bakarak başını sağa sola sallayarak yanımdan uzaklaşıyor.Bir ara, bir teyze balkondan bana doğru "hadi artık çok ıslandın,evine git" diye sesleniyor.Oysa ben sırılsıklam olana kadar ıslanmak ve o ıslaklıkla içimin parçalarını birleştirip,çiçekli,böcekli umut dolu bir resim yapmak istiyorum.
Parmağımın arasında unuttuğum sigara canımı acıtıyor."Sende acıt ulan " diyorum.
Balkondaki teyze "Biz akıllıya hasretiz,delide bizi gelip bulur" bakışıyla hala bana bakmaya devam ediyor.Bir yandan da çayını yudumluyor.Manzara hazır nasıl olsa...
Birden telefonum titriyor kendimi unutup,unuttuğumu da unutup gelen mesaja bakıyorum. "Anne yürüşün bitmedi mi?Yağmur çok hızlandı gelmiyor musun?diyor.
Kulağımdaki müziği değiştirip,çocuklar gibi su birikintilerine basa basa  koşmaya başlıyorum.

Devamını Oku

26 Ekim 2016 Çarşamba

Karahindiba-Sinan Sülün

En son okuduğum ağır bir kitabın üstüne bu eseri okumak; üstüne çikolata sürülen bir ekmek gibi lezzetli geldi. Sevgili Sinan'ı ilk kitabından okumaya başlamak istedim. Eser sade bir dille yazıldığı için çabuk okunuyor.

“Karahindiba“, üç öyküden oluşuyor: “Aralık”, “Mavi Pelikan” ve kitaba adını veren “Karahindiba”.
İlk öykü “Aralık” Yusuf Atılgan’ın unutulmaz eseri Aylak Adam’dan bir alıntı ile başlıyor.
Karısı Figen ve çok sevdiği arkadaşı Vedat tarafından ihanete uğrayan Rıfat… Yıllardır görüşmediği Ağabeyi Arif’in yanına gelerek yengesi, yeğenleri ve annesiyle birlikte yaşamaya çabalıyor. Bu arada hasta olan annesi kullandığı ilaçlar nedeniyle hep uyumakta ve Rıfat bir türlü annesiyle konuşamamakta…  
“ Sen karım. Sen arkadaşım. Gerçekten seviyor musunuz? Aşık mısınız birbirinize?” Cümleleri canının ne kadar acıdığının ispatı... İhanete uğramış, boşanmış, çaresiz, işsiz ve yalnızlığın ana dili Rıfat...
Rıfat’ın elinde okumaya çalıştığı ve bir türlü bitiremediği, her görenin ne okuyorsun dediği bir kitap… Hikâye bitti ama okuduğu kitabın bittiğine dair bir cümle okumadım.
Birde hikâye içinde o kadar virgüllerle ve bağlaçlarla bağlanmış cümleler vardı ki, on üç satır olan cümleler yüzünden okurken bir ara nefes almadım.   
Rıfat’ın gezerken “türbanlı bir kızla, bir erkek birbirlerine sokulmuşlar, iri iri öpüşüyorlardı.” İri iri ne ya? Ateşli olabilirdi belki de başka bir şey… Türbanlı göndermelerini sevmedim. Hikâye içinde böyle cümlelere gerek yok diye düşünüyorum.
 “Bize her şeyi yanlış öğretmişler Kudret. Bu dünyanın dörtte biri kara, dörtte biri gözyaşıymış. İnsanlıktan ikmale kalmışız haberimiz yok.” (Aralık, sf.38)

İkinci öyküsü "mavi pelikan” bana Richard Bach'ın “Martı Jonathan Livingston” hatırlattı İkisi de ayrı hikâyeleri anlatıyorlar ama neden hatırlattı bilmiyorum. Bu öyküsünde Numan ile Pelikan’ın aşkından bahsediyor. Çalıştığı dükkânın sahibinin yaralı olarak bulduğu ve Numan’a baktırdığı ve biraz besledikten sonra etinin çok pahalı olması dolayısıyla restoranda sattı pelikan… Numan hiç sevmenin ve sevilmenin ne demek olduğunu bilmediği için beslediği pelikana aşık oluyor. Hatta pelikanda ona aşık oluyor. Birbirlerine dokunmalarını, dokunurken zevk almalarını, ateşli bir şekilde öpüşmelerini, sanırsın ki Numan’ın karşısında bir kadın var ve onunla sevişiyor. Fantastik bir öykü…

Üçüncü öykü “Karahindiba” Sol testisinde milyonda bir görülen bir hastalık olan, istediği işte tutunamamış, terk edilmiş Adnan Çubuk'un çırpınış hikâyesi… Babasının istediği gibi bir banka memuru olmak yerine hayallerinin peşinden giden Adnan, hayal ettiği gibi bir yaşama sahip olamamış İşsiz kalmış, yazmayı hayal ettiği kitabı da yazamamıştır. “Yazmak sadece yazmak ve iyi bir yazar olmak istiyordum.” Hatta kitabın imza gününde ayakta durmaktan yorulan okuruna sandalyesini bile vermeyi düşünürken…
Babasının aşağılamalarına ve azarlamalarına dayanamayıp son bir hevesle iş aramaya karar vermişken, gazetede gördüğü bir ilan hayatını alt üst eder. İlanda tam da doğum gününde bir otelde bir davete çağrıldığı yazmaktadır. Ne kadar uğraşsa da daveti kimin verdiğini bulamaz. Doğum günü gelip çattığında ise otelde karşılaştıkları onu şaşkına çevirir.
Edebi açıdan dört dörtlük, kusursuz bir eser değil… Kusurlarıyla da yazmaya çalıştım.
Öykü okumayı sevenler için okunası bir kitap…
Gelecek vadeden genç bir yazar…
Yüreğine sağlık sevgili Sinan…

Arka kapak

Tanrı benden bir ısırık almış, tadımı beğenmemiş, bir kenara fırlatıvermişti. “Karahindiba, her dört kişiden birinin işsiz olduğu, otuz kişilik bir iş kadrosuna beş bin kişinin başvurduğu, üniversite mezunlarının asgari ücret + prim + yol formülü ile bile iş bulamadığı, iş görüşmelerinde "Eğer ormanda bir canlı olsaydınız ne olurdunuz?" gibi garip sorular soran insan kaynakları uzmanlarının ve sigortanın olmazsa olmaz olduğu gerçek ama bir o kadar da fantastik bir dünyayı, mizahın teselli edici, lezzetli dilini kullanarak anlatıyor. Sinan Sülün ilk hikâye kitabı Karahindiba ‘da fonda duyulan hevesli bir uğultuyu heyecanlı kalp çarpıntılarıyla dengeliyor ve sıkı bir yazarın geleceğinin müjdesini veriyor.
Devamını Oku

17 Ekim 2016 Pazartesi

Onur Caymaz "Gece Güzelliği"

"GECE GÜZELLİĞİ"
Onur Caymaz'ın  2010 çıkan dördüncü öykü kitabı "Gece Güzelliği"
Sevgili Caymaz, şiirden öyküye, romandan köşe yazısına, yazının her alanında kalemiyle konuşan yaratıcı bir yazar. Sanki onu yazmak ve hep yazmak için yaratmış Tanrı...
 "Ellerimin arasında işte hayat, kalemimin ucunda. Ne varsa bu kalemde var zaten" Syf 26
Hayatın içindeki saklı inceliklerin peşinde hep sevgili Caymaz...
Kahramanları hep tanıdık; her birinde senden, benden, ondan parçalar var.
Hikâyeler boyunca yeni cilalanmış eski bir ahşap kokusu, burun deliklerinize doluyor. O koku sizi hep takip ediyor. Biz mi onu bırakmak istemiyoruz? Yoksa o bizi mi bırakmak istemiyor?
Sevgili  Caymaz, Selim İleri’nin de dediği gibi şair olmasının imkânlarını kullanarak öyküsüne ayrı bir güç katabiliyor. Kitabı okuyanlar da oradaki bazı cümlelerin pekâlâ bir şiire dize olabileceğini göreceklerdir
Ara sıra kendine sesleniyor Caymaz "Sevgili yazar, bırak bu imgeleri; kahramanımız sadece camları kırmak istiyordu, sökmek bütün çivileri."Syf 109
Eser 15 kısa öykü ve sonda yer alan bir uzun öykü-novella'dan oluşuyor.
İlk "Küçük İkramlar" öyküsüyle başlıyor. Bu öyküde iki asırlık, nadide porselen fincanına hayat veriyor, adeta ruhundan bir ruh üflüyor. Deli dolu, şen şakrak Şukufe ile sus pus Leyla, ömürlerini bir vitrinde geçiren, artık tek kalmış
İki porselen fincandır. Sahipleri, güngörmüş yalı sahibi yaşlı hanımefendiyle her gün gerçekleştirdikleri kahve merasimi ise onların hayatındaki en önemli neşe kaynağıdır. Ancak bir gün içindeki bulundukları vitrinle birlikte satılmak zorunda kalırlar. Ve mavi çiçekli, zarif Şukufe, sevgili hanımından ayrılmak üzereyken hayatının kararını vermek zorunda kalır.

"Üvey..." Kendi içinde çok sayıda derinlik içeren, nispeten uzun olan bu öyküde, üvey anne elinde büyümek zorunda kalan güzel bir kızın, giderek kendi ayakları üstünde durma mücadelesine tanık oluyoruz; hikâyeyi anlatan, ona âşık bir adamın ağzından..
"Eşyanın canı var mıdır, canı acır mı?" diye soruyor. Asıl canımızı acıtanın göz penceremize yansıyıp ta göremediğimiz incelikli dünyaları fark ettiğimizde acıyor.

Sevgili  Caymaz’ın kitaptaki anı-öykülerinden birisi de “Dul Oteli”. Onun  yakından takip edenler, evliliklerinden birinin boşanmayla sonuçlandığını bilirler. “Sanki Yarın Nisan”da birkaç öyküde, “Yaz Tarifesi”nde ise bazı şiirlerde bunun sancıları anlatılır. Öykünün  kahraman, Caymaz’ın hayatından bu sebeplerden dolayı çıkmış gibi... “Vapur Dumanı”ndaki şu dizeler de sanki bir otel odasında o günlerden kalma, yazılmış gibi
“bu kış çok üşüdüm
elbet geçer, bahar olur bir şeyler
küçük oyuncaklar sanayi sitesi.
kırgınlıklar defilesindeki manken
babam için yine bir kaç satır düşürdüm
bir kadına tek  celsede yitik incelikler
hepsi bir vapur dumanı diyordum gelip geçer
ellerimi istasyondaki yaşlı adama uzatırken
iyi de bir vapur dumanı nereye gider…”

 “Eau de Cologne”, baştan sona  bana göre otobiyografik bir öykü. Sevgili Caymaz, babasını genç yaşta kaybetmiş. Yazdıklarının birçoğunda babasından izler var. Bu öyküde de, babasının kullandığı traş kolonyasının kokusunun yıllar sonra gelip onu bulmasını anlatıyor.
.
Kitaba dair birkaç öyküden bahsettim. Hepsini de anlatmayayım değil mi?

Altını çizdiklerimden;
📌Gece çoktan bitmiş, sabah yürüyordur camların kıyısına.
📌İncecik dudaklarının ortasına kan kesiği bırakır kuşlar, konuşurken acır, acıtır kelimeler.
📌Annesini düşünüyor geceleri, çocuklar, annelerin içinde büyürmüş.
📌Ulan en küçük iyilik bile fazla ulan bu insanlara, yaşasaydı Faik, altmış sene önceki gibi düşünür müydü acaba?
📌Dalgalar parkın dudaklarına varıyor, ıslatıp geri çekiliyor, iskelenin taşları kırılmış, kırık kirpikler, ay kesikleri.

 "küçük çiçekleri vardır unutmabeninin, mavidir."

Sevgili Caymaz
“ Hikâyeler; ipini kendi çekenlere, en çok da onlara.
Belki de hikâyelerimi hiç okumayacak olanlara.” diyor.


Sevgili Onur yüreğine sağlık...
Devamını Oku

11 Ağustos 2016 Perşembe

Yalnız Gezenin Düşleri



Fransız yazar,düşünür,filozof,politika ve müzik teorisyeni' dir. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır. Rousseau'nun bana göre en büyük eseri, günümüzde halen üniversitelerin felsefe bölümlerinde ders kitabı olarak okutulan “Toplum Sözleşmesi”dir.

Fransız Aydınlanması’nın ‘aykırı’ sesi Rousseau, edebiyatın geleneksel türleri içinde kendisine kolayca bir yer bulamayan bu ‘anı’ ile ‘roman’ arası metinde, hayatı ile bir son hesaplaşma çabasına girişiyor. Bu hesaplaşma en başta düşünürün iç dünyasına, geçmişine yaptığı bir yolculuk anlamına gelmektedir. Yalnızca Aydınlanma’nın değil, tarihin en büyük ve en önemli devrimlerinden birini gerçekleştirmek üzere olan burjuvazinin, tarihe kendi ‘aklı’ ile yön verme hedefinin içinden yükselen uygarlık eleştirisi ve buna bağlı ‘doğaya dönüş’ çağrısıyla Romantik akıma öncülük etmiş, halk iradesinin monarşiye karşı üstünlüğünü savunan bu ‘eleştirel ses’, Rousseau’nun hayatının son yıllarında içine sürüklendiği yalnızlığın, tecrit edilmişliğin kalın duvarlarını ören sestir de.
Yalnız Gezenin Düşleri: İç dünyaya yolculuk...

Rousseau  bu kitabı on geziden oluşuyor.Birinci  gezintisini, uzun süredir içinde bulunduğu; maddi ve manevi durumunu, insanlardan kopuşunu ve “Ben kimim?” sorusunun cevabını aramakla geçiriyor.
Genel olarak gezintilerin hepsinde bir sorgulama,bir kaçış,kendini arayış var.
Sevgili Rousseau evini ve herşeyini bırakıp sakin bir köye yerleşiyor,orada kimliğini saklayıp,toplumdan uzaklaştığı bir dönem,bu muhteşem eserini temel taşları beyninde şekillenmeye başlıyor ama yazmıyor çünkü ne kitaplarını ne de kalemlerini sandıktan çıkartmıyor.Kendine gelen mektuplara cevap yazmak için kalem ödünç alıyor,yazdıktan sonra hemen teslim ediyor.Burada ne bir kitap ne de bir cümle yazıyor.Kendini  sadece doğaya ve bitkibilimine adıyor.Bitkilerin özelliklerini doğada yürüyüşler yaparak araştırmaya başlıyor.Bu köyde uzun yıllar kalıyor.Zamanın nasıl geçtiğimi anlamıyor ama yaşlandığını,hafızasının eskisi kadar güçlü olmadığını,yaşının altmış beşi geçtiğini hatırlıyor.Bu yaptığı duygusal yolculuklar sonucu oldukça duygusal bir eser  ortaya çıkarıyor.

Kitabı okurken kendi ruhunuzla konuşuyormuş hissine kapılıyorsunuz."O ruh ki, insanların elimden alamayacağı tek şeydir" Akıl sözünü işittirebildiğinde konuşur"diyor
Çevresindeki insanlar yüzünden mutsuz olduğunu "İnsanlar ,yaşamımın bütün  zevkini yüreğimden kopardılar"Syf.8 cümlesiyle anlıyorsunuz.
Ben düşlemlerimi yalnızca kendim için yazmıyorum dedikten sonra aslında kendi için yazdığını;"yaşlandığımda ölümüm yaklaştığında,umudum bitmek üzere olduğumda yazdıklarımı okumak bana yazmaktan aldığım zevki anımsatacak "diyor.
"Avuntuyu,umudu ve sessizliği ancak kendimde bulduğum için yalnızım ve kendimden başka kimseyle uğraşmak istemiyorum"Syf.10 İnsanların onu çok üzdüğünü ve anlamadığını,onlar yüzünden acı çektiğini sayfaların arasında hep yineliyor. "İnsan izi olmayan yerlerde,onların kininden kurtulabildiğim bir sığınakmış gibi şu yeşilliğin içinde ağaçların uğultusu,suların sesi ve kuşların cıvıltısı içinde rahat soluk alıyorum" cümlesinden anlayabiliyorsunuz.

Yaşamayı göze alan insanların ruhu derece derece sönmeye başlar.O sönmeyi biraz yavaşlatmak için  doğayla baş başa kalmak,doğanın içindeki sesleri duyumsamak gerekiyor.Doğa, insanlar gibi bizi umutsuz bırakmak  yerine yaşam enerjisi sağlar.O enerjiyi hissetmeliyiz.
"Mutluluk kaynağının bizde bulunduğunu,mutlu olmasını bileni  mutsuz kılmanın insanların elinde olmadığını deneyimle öğreneceksiniz."
Öğrene öğrene yaşlanacaksınız.
İnsanların sizi içine düşürdüğü acıları,tuzakları bir bir gördüğünüz halde yine de ona engel olamadığınızı  ve sevgilerinin de yalan olduğunu deneyimliyorsunuz ama nedense içimizdeki  iyilikten dolayı onlara inanıyor, üzülen yine biz oluyoruz.
"Bana aşıladıkları sevgiden,o sevgini içten olmadığını hissediyordum.Kimseyi umursamayan bir yalnız olarak yaşamımı sürdürüyordum."

"Uzun süren kaygılardan sonra ,payıma düşmesi gereken umutsuzluk yerine  ruh dinginliğine erince,mutluluğa bile kavuştum.Çünkü ömrümün her günü bir öncekini bana zevkle anımsatmakta ve ertesi gün için de başka bir şey dilememekteyim. Bu fark neden ileri geliyor? Tek bir şeyden,zorunlu olmaya ses çıkartmadan boyun eğmeyi öğrenmekten"
"Mutluluk sürekli bir ruh durumudur ki,yeryüzünde insanlar için kurulmuşa benzemez.Bu dünya da her şey kararsızlığı gösterir.Çevremizde her şey değişir.Kendimiz de değişiriz ve kimse bugün sevdiğini yarın da seveceğinden emin olamaz."

Son söz ile yazımı bitiriyorum.
Mutluluğun dış belirtileri yoktur;onu keşfetmek için mutlu insanın yüreğindekini  görebilmeli...
Sahi sen mutlu musun?

Harika bir kitap,herkesin okuması gereken bir kitap,bir şey bulamasanız bile kendinizi bulursunuz.






Devamını Oku

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Gyges'in Yüzüğü

GYGES'İN YÜZÜĞÜ 

Platon "Devlet "adlı kitabının ahlak  ve adalet anlayışı bölümünde  ve 

 "Republic” isimli eserinin ikinci kısmında anlatılan bir hikâyede de Gyges'in adı geçmektedir.  Platon'un "Cumhuriyet" adlı eserinde; Glaucon ile Sokrates arasında geçen bir konuşmada, Glaucon tarafından anlatılan bir efsanedir...
Gyges'in hikâyesi şöyledir;Gyges,  Lidya kralının hizmetinde bir çobandır.  Bu çoban, kral Candaules'in hizmetindedir.Bir gün sürüsünü gezdirirken deprem olur. Deprem sırasında yer yarılır ve Gyges korkusuzca yarığın içine iner,orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görür.Eğilip içine baktığında,insan boyundan büyük bir ölü  olduğunu görür.Ölünün parmağında bir şeyin parladığını farkeder ve yakınlaşınca altından bir yüzük olduğunu anlar.Yüzüğü alıp kendi  parmağına takar.Daha sonra çobanlar toplantısında yüzüğü evirip çevirerek oynamaya başlar ve yüzüğü çevirince kendisinin görünmez olduğunu fark eder.Diğer çobanlar etkilenip onu saraya gidecek ulak olarak seçerler.Bu görünmezlik sayesinde her şeyi duyabilir, her yere girebilir, istediği, her şeyi alabilir, istediği kişileri öldürebilir.Bunların hepsini de yapmış olan Gyges hala tatmin olmaz.Yüzüğün bu gücün kullanarak büyük servetler elde eder.Bu da ona yetmez.
 Saraya gider yeni gücünü kullanarak kraliçenin aklını çeler ve onun yardımıyla kralı öldürür.Lidya’nın yeni kralı  olur.(Devlet 359)
Ama kral olsa da mutlu olamaz.Adaletsiz davranarak kendiside mutsuz olur.. 
Platon, Gualikon'a şeytanın avukatlığını yaptırarak şöyle dedirtir: "Haksızlıktan şikâyet edenler haksızlığa uğrayanlardır"(Devlet, 359)Eğer güçleri yetseydi haksızlık etmeyi bırakırlar mıydı? Hayır! "Haksızlık etmek fırsatını bulan herkes haksızlık eder" (Devlet, 360)
İnsandaki adalet akıl tarafından yönetilir. Platon’a göre mutlu olmak için erdemli ve adil olmak gerekir. Erdem iyiliğin, adil olmakta  insanın ve toplumun en yüksek amacı olan mutluluğun gerçekleşmesini sağlayandır.
Doğruluk sofistlerin iddia ettiği gibi “güçlüye göre şekillenen” değil; doğal olan, adalet ve ahlakın temellerinden biridir"
Dışarıdaki  ahlâk yasasından bir delik bulduğun zaman kaçabilirsin.Ama ya içindeki vicdanın seni  gören gözünden nasıl kaçacaksın?

“Hikâyenin anafikri insanların, görülmeyeceğini, fark edilmeyeceğini bildikleri anlarda suç işleyebilecekleridir."


Böyle bir yüzüğe sahip olsak ahlaklı olmaya devam eder miydik?  




Devamını Oku

9 Ağustos 2016 Salı

İnsanın Anlam Karmaşası

Herkes kendinden kaçmak istiyor.Kendisi için  çizilen o çizgiden ,o yoldan  gitmek yerine,kimsenin geçmediği bir patika bulmak ve onun götürdüğü yere gitmek  varoluşuna bir kelime bulmak istiyor.
Yeryüzünün geçici zevkleriyle oyalanmak artık ruhunu acıtttığının farkına varıyor.Yüreğindeki  boşluk ve kaygı oluşturan,iz bırakan geçici bir ruh  durumu  içini oyuyor.Yaşamın kendi içinde hayat bulan eksiklik ,yoksulluk  bir devinime değilde ruhta doldurulmayacak bir hiçlik,bir boşluğa  dönüşüveriyor.Sevgili Rousseau'nun dediği gibi "şu anın tükenmez olmasını isterim" diyebileceğimiz dakikalar yok.Yaşamımız baygınlık türünde bir uyku hali...
Yeryüzünde her şey de kesintisiz bir akış halindeymiş gibi...Oysa hiç bir şey kesin bir biçim almadan ilerliyor.İlerleyen bu biçimsiz,anlamsız şeyi bir şekle ve bir biçime sokmak çabasıyla kendimizle savaşıyoruz.Zamanı yazdığımız kelimeler gibi eğip bükebileceğimizi sanıyoruz.Oysa Agustinus "Ölçüp birimlere ayırdığımız zaman, geçişini algıladığımız zaman'dır, oysa zamanın geçip geçmedigini ya da kendisinde zamanın ne olduğunu bilmiyoruz. Zaman öncesiz ve sonrasız bir akıştır, ve bu nedenle biz bu akışın niteliğini, yönelimini, yayılımını, boyutlarını bilmeyiz; gerçek zaman her zaman dışımızda kalır."diyor.O halde  ne zamanın içinde ne de tamamen dışındayız.Çıkmaz bir sokakta öylesine yaşayıp gidiyoruz.Yaşadığımızı sandığımız yer bile yok belki...Biz var mıyız ki ?
Ya da yaşıyoruz diye kendimizi mi kandırıyoruz?Oysa belki de yaşamıyoruz.
Bir ışık kaynağından çıkıp,  aynanın yüzeyine  düşen saydam bir gölge;hiçsiz/hissiz  bir düşüz ...
Düş müyüz?


Devamını Oku

© 2011 **LEYL**, AllRightsReserved.

Designed by ScreenWritersArena