14 Mayıs 2021 Cuma

Körlük

 Aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktır”
1998 Nobel Edebiyat Ödüllü’nün sahibi  Portekiz’li yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı bu roman, araba kullanan bir adamın ansızın körleşmesiyle başlıyor. Sonrasında bu körlük bulaşıcı hale gelip salgına dönüşüyor ve yayılıyor.

Kitabı okurken hangisi diyaloğun parçası, hangisi anlatımın devamı, bunu fark etmek okuyucuyu yorucu bir hâle sokuyor. Bu durum nedeniyle okunması zor bir kitap haline geliyor. Virgüllerle devam eden sayfalar dolusu paragraf; okumayı zorlaştıran nedenlerden biri. İlk başlarda kitabı okurken böyle hissediyorsunuz ama sonra okudukça bunlar önemsizleşiyor.
SARAMAGO bu kitabında insanlar üzerinden toplumsal körlüğü en derinine kadar inerek işlemiş.
Körlük salgınının geçtiği ülkenin adını bilmiyoruz hatta kitaptaki kahramanların isimlerinide, belki de yazarın dediği gibi, hiçbir karakterin isimleri bize lazım değil” Yazar karakterlerinin her birini fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre sınıflandırma yapmış: İlk kör adam, ilk kör adamın karısı, koyu renkli gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, gözü siyah bantlı yaşlı adam, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, polis gibi…
Kitaptaki şu cümleler varoluşu en derinden anlatıyor.
Adlarımız mı? Adlarımızın ne önemi var?” diyor doktorun karısı. Polis, hırsız, fahişe, sekreter, doktor, oda hizmetçisi, eczacı kalfası… Hepsi aynı kaderi paylaşıyor insanların. Adlarımızın ne önemi vardır ki hepimiz aynı şeyleri yaşayacaksak? Adlarımızın ne önemi vardır kötüysek, vahşiysek, caniysek?”
Düşündürücü felsefi cümleleri okurken, insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallı yaratığa dönüştüğünü, sadece gözlerin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu sorguluyorsunuz.
Kitapta geçen “körlük” ün aslına bakıldığında insanlığın körelmesinden doğan körleşme. İnsanlığın görmez olması, bencilleşmesi ve duyarsızlaşması körelmenin nedenlerinden.
Körlük sayesinde, güvensiz ortamın doğal sonucu olarak da toplumda kaos, yıkım ve ölümler meydana geliyor. Thomas Hobbes ‘in dediği gibi, insan insanın kurdudur sözü doğruluğunu en acımasız şekilde kanıtlıyor bu kitapta…
İyilik daima en kolay yapılan şeydir; zor olan ise kötülüktür.
İnsanlar kendi çıkarları uğruna her şeyi yapabilirler; kör olmaları bunlara hiçbir engel teşkil etmez, etmiyor da… Gücü kim elinde bulunduruyorsa acımasızca zayıf olanın ağzından lokmayı nasıl aldığına şahit oluyoruz.  Öyle bir acımasızlaşılıyor ki, -geçmişte ve şimdiki zamanda da olduğu gibi- kadınlara tecavüz ediliyor ve hatta öldürülüyor. Zayıflar neden her dem ezilmeye, dışlanmaya ve ölüme mahkûm oluyor? Neden kadınlar? İnsanlar kör olmuş da olsalar neden bu kadar kötü olabilir soruları aklını yiyip bitiriyor kitabın sonuna dek. Neden?
Yazarın dediği gibi, “ aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktır”
İnsanoğlu körleşti çünkü artık güzellikleri göremiyor sadece bakıyor.İnsanoğlu nankörleşti çünkü hiçbir şeyin değerini bilemiyor. Aşkın, sevginin, değer görmenin, değer bilmenin, merhametin, hoşgörünün, vefakârlığın, fedakârlığın yani kısaca insana bahşedilen duyguların değerini anlayamayacak kadar körleşti ve yaşamın değerinden habersiz öylece sürüklenip gidiyor… Oysaki bir açsa gözlerini, birazcık da olsa bakışlarını kendi içine döndürme cesareti gösterse işte o zaman yaşamın değerini, duyguların değerini, insan olmanın güzelliğini çözüp kendi varoluşunu gerçekleştirebilir.
Karanlığın ne olduğunu bilmeyen aydınlığın anlamını anlayamaz.  Işığın ne kadar anlamlı bir şey olduğunu keşfedebilmek için karanlığın ne olduğunu deneyimlemek gerekir. Bunun için tek yapmaları gereken sadece gözlerini açmaları ve körlüklerini fark edip buna bir son vermeleri…
Düşününce bu dünyada mutlak anlamda sahip olduğumuz hiçbir şey yok. Genel ruh halimiz sürekli ve yavaş yavaş körleşmenin karanlık iklimlerine doğru gidiyor.  Hiçbir duyguyu tamamen özümseyerek yaşayamıyoruz. Bütün ilişkiler yüzeyel… Aslında yeteri kadar duyguya sahibiz ama onları ifade etmeye korkuyoruz ya da bir zayıflık olarak görüyoruz. Sonuç olarak duygularımızı yavaş yavaş yitiriyoruz. Yani kısaca onları köreltiyoruz. Duygular olmadan yaşayabilir mi insan? Aslında yaşamıyoruz sadece yaşadığımızı sanıyoruz. İnsani olarak kendi aklımızla yarattığımız canavarlar haline dönüşüyoruz. Aslında insanoğlu özünde hümanist bir varlıktır. Ama özümüzü görmeyi unutalı çok oldu. Köleleştik, körleştik.
Kitabın son sayfasındaki alıntıyı buraya bırakıp yazımı bitiriyorum.
“Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, gören körler mi, gördüğü hâlde görmeyen körler”
 


7 Mayıs 2021 Cuma

FÜRADE


FÜRADE sadece bir öykü kitabı değil. Yalnızlıkları anlatan, anlattıkça da ruhun en derin uçurumuna götüren, oradan kendine, içine ve içindeki insanlara bakan; çok azı değil çok fazlası olan bir kitap ...

Öykülerin ruhundan biraz hüzün bulaştırayım mı yüreğinize?

Mesela bir kahramanın ölürken yaşamaya nasıl ayak dirediğinden...

Suskun ruhunu kırbaçlayan ve aklını çelen şarkılara nasıl tutunduğundan...

Sonra tek tek geçmişin fotoğraflarında kendini aradığından...
Üşümüş kirpiklerinden...
Her öyküyü okumaktan öte dokunmak ve anlamak isteyeceğiniz, kendinizi sorgulayacağınız, sorguladıkça yalnızlaşacağınız anlardan öte; zamanın çıkmaya uğraştığınız merdivenlerinde sizi soluksuz bırakacak öyküler ...
Kendinden öteye gidebilir mi insan?
İnsan nedir ki?
Bir parça gülümseme
Bir parça acı
Bir parça hüzün
Bir parça mutluluk
~~~~~~~~~~~
~~~~~~~~~
~~~~~~Not: Mart ayında yeni çıkan kitabımı sizinle paylaşmak istedim. Çünkü her şey 2008 yılında  bu blogu açıp  bir şeyler yazıp, çizerken  başladı. 2016 da  ilk çıkan kitabımı da sizlerle paylaşmıştım. Bu kitabımı da paylaşmak istedim.
sevgiyle...


13 Haziran 2020 Cumartesi

Kendime Düşünceler


 “Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol.”

M.S. 121. yılında yaşamış olan Stoacı Roma İmparatoru Marcus  Aurelius'un eski  Yunanca Koine diyalektiyle yazılmış olarak kaleme almış olduğu antik çağın en önemli eserlerinden biridir. İmparator Aurelius’un gösterişten uzak sade bir hayat düzenini kabul etmesiyle bir Stoacı olarak yaşadığı söyleniyor.

Filozof imparatorun evren, doğa, akıl, ölüm, yaşam ve insan üzerine tuttuğu notlarıdır. On iki kitaptan oluşuyor. Bu kitapların her birinde İmparator Aurelius, kendine özgü Stoacı görüşlerini, felsefesini ve kendi kişisel gelişimini destekleyen düşüncelerini aktarıyor. Roma Stoası’nın en ünlü temsilcileri Romalı Genç Seneca, Epiktetos ve İmparator Marcus Aurelius’tur. Stoacılar felsefeyi yaşayan bir canlı olarak görürler. Mantık, bu canlıların kemiklerini ve sinirlerini, Fizik etli bölgelerini, ahlaksa ruhunu oluşturduğunu düşünürler. Bunlardan birisi olmadan diğerleri görevlerini yerine getiremez olduğunu belirtirler.

Bu notlar yazarının hem kendi kendine verdiği öğütleri içermekte hem de insanlığa bir ders niteliği taşımaktadır. Kitap aslında Aurelius’un kendiyle ilgili düşüncelerini unutmamak için aldığı notlardan ibarettir. Marcus Aurelius, mutluluğun ve gerçek bir yönetimi kaynağının maddesel şeyler değil 'erdemli olmak' olduğunu savunan Stoacı filozof Epiktetos'un ahlak felsefesinin izinden giden, imparator vasfını yalnızca toplum yönetiminde değil, yaşamını ruhunu, bedenini yönetmekte kullanmış bir filozof hükümdardır. Roma'ya altın çağını yaşatan, bir imparatordur. Marcus Aurelius’un yaşadığı o dönemde, eserinin yazılmasından sonra Romalı hatiplerin pek çoğu ona “ philosophus” lakabını üzerine çok uygun olduğunu düşünmüşlerdir.

...hayatın amacına giden, kendi yönettiği yoldan sapmaz, bu yolda lekesiz, barışçıl, gerektiğinde kolaylıkla her şeyinden feragat ederek, kimsenin zorlaması olmadan ilerler.

İyilik, doğruluk, erdemlik, doğayla uyumlu yaşamak, öfkelenmemek, kontrollü olmak, vakti doğru kullanabilmek, kendine ve doğaya yararlı olabilmek, bulunduğu konumdan şikâyetçi olmamak, yaşamın önceliğini belirlemek, insanlığın varoluşu ile ilgili sorular ve daha birçok konu üzerinde durmuştur.

Mesela hekimler ansızın ortaya çıkabilecek durumlar için daima çalışma alet ve donanımlarının yanlarında bulundurur; bu yüzden sen de tanrıları ve insanları anlayabilmek için bilgilerini hazır tut diyor.

Epiktetos' un dediği gibi, " Bir cesedi sırtlanmış ufacık bir ruhsun sen"  Nedir bu telaşın, koşturman ve unutuşun...

Şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu yüzden geçmiş zamanda aynıdır ve yitip giden sadece bir
andır. Herhangi biri ne geçmişi ne de geleceği yitirmemiştir. Birinin sahip olmadığı şeyi, herhangi birisi nasıl söküp alabilir ondan? Bu yüzden şu iki şeyin unutulmaması gerekir: İlki, ezelden beri her şey aynıdır, hep aynı döngülerdir tekrarlanan ve hiçbiri farklı değildir; herhangi biri, yüz ya da iki yüzyılda, ya da sonsuzlukta hep aynı şeyleri görür. İkincisi, bir kişi çok uzun yaşasa da çok kısa yaşasa da aynı şeyi yitirir. Bu da şimdiki zamandır ve insan sadece bundan mahrum olabilir; nihayetinde insan yalnızca buna sahiptir ve hiç kimse sahip olmadığı şeyi yitiremez.Yüzyıllar önce yaşamış olan Aurelius’un yazdıklarının hala geçerliliğini koruması dünyanın hala aynı yer olduğunun kanıtı değil mi? Zamanın kendini eskitmeden öylece durabilmesi, her şeyin bir tekrardan ibaret olduğunu göstermiyor mu?

Eskiçağ tarihine ait olan ama bu çağın ve gelecek çağlar içinde en önemli felsefi metinlerinden birisi olduğunu düşünüyorum. Epiktetos, Epikuros, Herakleitos, Hesiodos, Heredotos  gibi filozofların etkilerinin de görüldüğü ve sık sık Yunan mitolojisinden örneklerinde olduğu eşsiz bir eser.

 Kitapta, zihninizi meşgul eden tüm sorulara cevaplar bulamayabilirsiniz ama en azından içinize bir mum yakmasına izin vermeyi deneyin! Herhangi bir şey yapmak sana zor geldiğinde,  bunu yetersizliğine verme; insanoğlunun yapabileceği bir şeyse sen de yapabilirsin.

Hayat seni bazen uçurumun kenarına getirir ve bırakır; işte orası kendinle hesaplaşma vaktidir. Yaşamın senin için amacını sorgularsın. İşte böyle anlarda İmparator Aurelius şu cümlelerine tutunabilirsin.  
Mutlu bir yaşam sürmek için çok şeye ihtiyacın yok,  diyalektikte ve doğa biliminde hünerli olma umudunu kaybetmiş olsan bile özgür, alçakgönüllü, toplumsal ve tanrıya boyun eğen birisi olman yeterlidir. 
Yaşama sanatı, bir dansçınınkinden çok bir güreşçinin sanatına benzer. Savunmaya dikkat etmeli, öngörülemeyen saldırılar karşısında bile sağlam durup devrilmemeli. 
Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma. 
Başka birini ruhundakileri izleyip anlamadığı için bedbaht olana pek sıkı rastlanmaz; fakat kendi ruhunu yakından takip etmeyenlerin bedbaht  olması kaçınılmazdır"

 İçini kaz. İyinin kaynağı içindedir ve sen kazdıkça fışkırmaya hazırdır.

Akıl gözünü kapatmış kişi kördür.

Yüzyıllar öncesinden yazılmış bir başucu kitabıdır  “Kendime Düşünceler”

Kütüphanenizde mutlaka olması gereken kitaplardan birisi…






5 Mart 2020 Perşembe

Eşlik

Kimse kendi içine çevirmiyor bakışlarını, kimse yok orada çünkü.


Eşlik, Samuel  Beckett’in karanlığı kanırttıp, umuttan  ışığı çekip, son solunan havanın üzerinden, eylemin anlamını zamanı bükerek kırıldığı o an da, adı konulmayan telafisiz bir an da kayıp olan zamanın gölgesini metinleyerek hikâyeye boyun eğdiriyor...

 Eşlik’teki hikâyelerin özneleri bu adsız kaybın etrafında dolanarak, sürünerek, düşüp kalkarak ama onsuz da yapamayarak içten içe çürüyüp dağılıyor. Her ne kadar kum gibi dağılsa da, o kelimelerden bir anlam arayıp duran boşluğun çığlıklarıdır.  Bir ses, karanlıkta sırt üstü uzanmış birine bir geçmişten söz ediyor.

Acınası bir umut bile hiç yoktan iyidir. Bir noktaya kadar. Yürek daha daralmaya başlayana kadar. Daralan yürek hiç yoktan iyidir. Çatlamaya başlayana kadar.

 Soruların artık sorulmaz olduğu bir devir yaşanmış mıydı hiç? Son sorulana kadar ölü doğmuştu hepsi.  Kafada tasarlandıkları anda ölüyorlardı. Önceleri. Yanıtlamanın söz konusu

olmadığı zamanlarda. Yanıtlama olanağının olmadığı. Yanıtlama olanağının olmadığı. Hayır. Olmamıştı hiç. Bir düştü bu.

Karanlıkta kapalı gözleri. Karanlığa. Kendi karanlıklarında. Dudaklarda aynı minicik gülümseme, gülümsemeyse bu eğer. Kısacası yaşıyor yalnız kendisinin anladığı biçimde, ne fazlası ne azı. Azı! Taşlaşmış sanki.


Samuel  Beckett- EŞLİK

 

 

 



3 Mart 2020 Salı

İnsanın Anlam Arayışı



“Yaşamak için bir neden'i olan kişi, hemen her nasıl'a dayanabilir." Nietzsche

Viktor Frankl Avusturyalı bir psikiyatrist, varoluşçu terapinin en önemli isimlerinden birisidir. Bu kitapta logoterapiyi keşfetmesine yol açan deneyimlerini anlatmaktadır. Logoterapi, “anlam kazandırma yoluyla tedavi” yi amaçlayan bir terapi metodudur. Frankl’ın bu terapideki temel düşüncesi: İnsanların acılarını başarı ve kazanıma çevirebilir olduklarını düşünmelerini sağlamaktır.

 II. Dünya Savaşı sırasında,  toplama kamplarında yaşadıklarını, kendi psikiyatrik öğreti bağlamında geniş kitlelere sunmayı amaç edinerek bu kitabı kaleme almıştır. İnsanlığa logoterapiyi keşfetmesine yol açan kendi deneyimlerini yazmıştır.

Frankl insanlık dışı toplama kamplarında uzun süre kalan bir tutuklu olarak, kendini, çıplak, varoluşa soyunmuş olarak bulur. Babası, annesi, erkek kardeşi ve karısı bu toplama kamplarında ölmüş ya da gaz fırınlarına gönderilmiştir. Kız kardeşi hariç, ailesinin tamamı yok olmuştur. Böylesi büyük bir acıyla, yaşama tutunmaktan vazgeçmemiş. Hayat ona “ Yaşamak acı çekmektir; ama yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmakta yatmaktadır” dedirtir.

Bu kitap en derin insani sorulara odaklanan dramatik bir hazinedir. Edebi olduğu kadar felsefi bir değere de sahiptir. Eğer yüz binlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa, bu, insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir. Dünyada hiç bir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anlatmaktadır.

Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması bir anlamda önemli olmaktan çıktığına vurgu yapıyor.

Beni kalbine mühürle, sevgi, ölüm kadar güçlüdür”

İnsanın, “her şeyden yoksun kalmış yaşamından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını” ansızın kavradığı zaman neler yapabildiğini görmesiyle başlar her şey… Onun aklından başka kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Onu da kaybetmemek için sevdiği her şeyi düşünmeye başlıyor. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anlıyor. Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçiyor. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, bir anlamda önemini yitiriyor, çünkü biliyor ki, bir kez kaybedilince, yaşama iradesi bir daha kolay kolay kazanılmıyor.


Şair  Rilke’nin şu dizeyi yazmasına neden olmuştur:Bitirilecek ne kadar çok acı var! Hayatta bolca acı vardı ama bitirilmesi gerekiyor. Bu nedenle zayıflıklarını, gizli gözyaşlarını tutmaya çalışıyor. Acının tamamını göğüslüyor. Aslında gözyaşı bir zayıflık değildi, cesaretlerin en büyüğüydü. Acı çekme cesaretine sahip olduğunun göstergesiydi.

Barakaların karanlığında insanlara dikkatle onu dinlemelerini, umutlarını yitirmemelerini, cesur olmalarını istiyor.

Frankl  bir gün SS görevlisinden dayak yiyor ve, "İnsanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır" diyor.

"Duş için sıra beklerken, çıplaklığımızı iliklerimizde duyumsamıştık: artık çıplak vücutlarımızdan başka gerçekten hiçbir şeyimiz kalmamıştı; tüyümüz bile yoktu; sahip olduğumuz tek şey, kelimenin tam anlamıyla çıplak varoluşumuzdu... Aptalca çıplak yaşamımızdan başka kaybedecek hiçbir şeyimiz olmadığını biliyorduk."

İnsanlığa yapılan bu zulmün hiçbir anlamlı açıklaması yoktur. Milyonlarca insanın gaz odalarında ve acıdan hayatlarını yitirmiş olması, korkunç bir gerçektir. Bir daha hiçbir zaman olmamasını yeğlemekten elimizden bir şey gelmez.

Viktor Frankl'e göre; kişinin yaşamda kendi anlamını bulması üç yolla mümkünmüş.

- Bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak.

- İyilik, doğruluk, güzellik ve yaşamak, olanca eşitsizliğiyle bir insanı
yaşamaktır. Yani onu sevmektir.

- Kaçınılmaz acıya karşı bir tavır geliştirmek. Acıya neden olanı değil, acıya olan tavrını değiştirmektir.

İnsanlar kendi içlerindeki boşluk duygusuyla ezilmektedir. Bu varoluşsal boşluktur. Yaşamın anlamını sorgular. Frankl dediği gibi; “yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılıklar göstermektedir. Kişinin yaşamın anlamını ne olduğunu sormaması, bunun yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunun kavraması gerekir. Her insan yaşam tarafından sorgulanır. Kendi yaşamı için cevap verirken aslında yaşama cevap verir.

Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için, kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir”

Beni etkileyen son bölümü ise; "Özgürlüğüne kavuşan tutukluların yaşadığı şeye psikolojik açıdan kişiliksizleşme denilebilir. Her şey tıpkı rüyalardaki gibi gerçek dışı, gerçeğe aykırı gözüküyordu. Gerçek olduğuna inanamıyorduk. Geçen yıllarda rüyalara nasıl da kanmıştık! Özgürlük gününün geldiğini, özgürlüğümüze kavuştuğumuzu, evlerimize döndüğümüzü, dostlarımızı selamlayıp karılarımızı kucakladığımızı, masanın başına oturup başımıza gelen her şeyi anlattığımızı düşlerdik; özgürlük gününü rüyalarımızda bile ne sık görürdük! Derken uyanış işareti olan tiz bir düdük sesi kulaklarımızda çınlamış ve özgürlük rüyalarının sonu gelmişti. Rüya gerçek olmuştu ama gerçekten inanabildik mi?"

 Yazar özgürlüğüne kavuşan tutukluların her birisi için geriye dönüp kamp deneyimlerine baktığında onca şeye nasıl katlandığını anlayamayacak bir noktaya ulaştığını söylüyor. "Nasıl rüya gibi görünen özgürlük günü geldiyse, kampta yaşanan her şeyin bir kâbus görüneceği gün de gelecek." 

Viktor Frankl'in belirttiği gibi: Yaşamda bir anlam bulmalıyız. Acı çekmenin kesinlikle gereği yok. Acıdan kaçabilir, acıya sebep olan nedeni ortadan kaldırabiliriz. Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca bir durum değil sadece mazoşistçe bir tutumdur. Eğer ki değiştirilmeyecek bir kaderle yüz yüze gelirsek yaşamda bir anlam bulabileceğimizi unutmamalıyız. Önemli olan şey kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürmek insana özgü eşsiz insan potansiyelidir. Örneğin tedavisi olanaksız bir kanser hastasının zamanla kendini değiştirme yoluna gitmesi gibi…

Kitabın sonunda bizlere iki anlamda uyanık olmamızı öneriyor.

"Auschwitz'den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.

Hiroşima'dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz."


Eğer yüz binlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yöneliyorsa, bu, insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir.


Yazımı Frankl'in  Nietzsche 'den verdiği bir alıntıyla bitiriyorum.

"Beni öldürmeyen şey, beni daha da güçlü kılar."

15 Ekim 2019 Salı

Yazı ve Ölüm

Ruhsal yaşam ile yazı arasında ayrım yapılabilir mi?"
 André Green, burada bir yandan yüceltme ile ölüm dürtüsü öte yandan bellek ve yineleme arasındaki ilişkileri masaya yatırıyor.

Edebiyat, zihinsel uğraşlarının hakiki nesnesi olan ruhiçi gerçekliklerinden bir şeyler iletmeyi denemek için bir araçtır. Syf.26

Proust, Conrad ve James yazarların her biri için , "bilinç" bir keşif ve bir meydan okuma değeri taşır.

Proust öncelikli bir yazardır ama yazısı ne istiyor? Ruhsal yaşamının derinliklerinden bir şeyleri geri getirmek istiyor. Bu cümle ise şu soruyu doğuruyor ," ruhsal yaşam ile yazı arasında ayrım yapılabilir mi?"

Bilimin nesnesi fiziksel gerçeklikse, sanatın nesnesi de ruhsal gerçekliktir. Mesela ressamları ele alalım, ressam resim tarafından ele geçirilmiştir, aradı şey ise ruhun oluşturduğu renk ve desendir.

Psikanalist kendini her şeyi bilen ermişten çok, yazarın seslendiği anonim okur tarafına yerleştirir. Ruhsal yaşamının hakkında ne biliyoruz? Sevgili Green'e  göre, ruhsallık edebiyatı içine alır, tersi değil. Her yazar, aşkın bir işlevin taşıyıcısı olduğu ve bunun yazısından kaynaklandığı fikrine sahiptir. Bir yetenek midir söz konusu olan yoksa başka bir şey mi? Önemi yok.

Yazmak, bizi çok uzaklara sürükleyebilecek özel bir ruhsal işleyiştir.

" Aşırı istilacı duyguları yazıya dönüştürmeden önce uzun bir kuluçka dönemi zorunludur. Hiçbir şey kaybolmaz" der Henry. Bu bekleyiş, anıları sanatsal malzemeye başka bir deyişle yazıya dönüştürecek olan uzun bir mayalanma bekleyişidir.

Bonnard'ın dediği gibi mesele hayatı resmetmek değil, resme hayat vermektir.
 Green göre edebiyatın gösterdiği şey şudur: Yazı, yazıyı her tarafından aşan bir ruhsal gerçekliğin sancılar içinde doğurduğu çocuktur ve mesele - yazının gerek söyledikleri gerekse de söylemedikleri arasından- o " yazılamaz" olan şeyin ne olabileceğine ilişkin belirsiz bir kavrayış edinmektir.

Yazar, sözcüklerin ifade edemeyeceği bir ruhsal gerçekliği düşler...

Yazarları ölüm çalışmaya dalmışken yakalamış değil; yapıtları yaşamın şarkısını söylüyor bile olsa, önemli bir ölümcül boyut taşıyor.

En derin tekilliğimizin parçası olmakla birlikte, bizi insanlığa ait genel bilgi yapıya bağlayan şey olan bu ruhsal içeriği canlandırabilmemizi sağlayabilecek tek şey zihindir. Bununla birlikte her şeyi yok etmesi mümkün olan da yine zihindir.

Bir anlamda belleği zenginleştiren şeyin zamanın geçişi olduğu söylenebilir. Ama artık zamandan söz etmemek gerekiyor. Proust tam da bütün bunların ancak zamanın dışında var olabileceğini söylüyor. Julia Kristeva'nin gördüğü gibi. ," zamanın geçişi derken zamanın kendisinden söz etmiyorum zamanın geçtiğinde olup bitenden söz ediyorum." 

Conrad için yazı, deniz üzerindeki yaşamın yeniden inşasıdır, denizin hareketidir. Deniz, yazıdır. Başta karısıyla aşkı olmak üzere Conrad'ın aşkları hiçbir zaman mutlu aşklar olmamıştır.

Conrad histerik yapıya sahip birisidir. Karısı yineleyen bir senaryosunu özellikle şöyle anlatıyor: Conrad davetlilerinin gelişini gözlemek için pencereye çıkar ve geldiklerini görür görmez koşarak yatağa girerdi.

Hikâyeler aracılığıyla, Yunanlılar kendi aralarında şöyle diyor: " bu işin bir anlamı var", ama bunun anlamı olduğunu söylemek, buna bir gerçekliğe inanıldığı gibi inanmak gerektiği anlamına gelmiyor. Yunan tanrılarının ölümsüz olmaları dışında her açıdan insanlar gibi olmaları arasında bir bağ kurmak gerekiyor.

Yunan trajedilerinde aşk daha karmaşık çünkü insanlar aşka katıldıkları zaman aşka kapılıp yollarını kaybettikleri zaman altından tanrılar çıkıyor. Phaedra'ya, Medes ya bakın …

Hristiyan olmayan bir bakış açısı benimsemeye çalıştığınız zaman, arzuyu tamamen cinsellik tarafına aşkı da cinsellikten farklı olduğu varsayılan duyguların tarafına koyamayız. Ares'in ve Afrodit'in aşkları...

Euripides’in Herakles’in Deliliği piyesinde, Herakles’in neden deli olduğu anlaşılmaz, ama sonra bir an gelir düşmanlarını öldüren Herakles kutsal bir ırmak olan İsmenos’un sularını kızıla boyayacağını söyler ve bu vahim bir hatadır. Ne isterseniz yapın ama kutsal olana işinize bulaştırmayın.

Apollon'un  Kassandra'ya  verdiği ceza hakikati  söylediğin halde kimsenin ona inanmaması cezasını vermiş. Kassandra hakikatin Bir kadının ağzından çıkmasının bedelini değil Apollon’un cezasının bedelini ödüyor. Apollon'un vaatte bulunmuş ama çoğu histeriğin yaptığı gibi son anda geri çekilmiştir.

Yunanların ve trajedinin bize öğrettiği şudur:  bir şeylerin olmasını istediğimiz gibi olmadığını dilediğimiz yönde gitmediğini ve soru hala ortada kalır "tıkanmaya neden olan nedir"

Üç dünya vardır: gerçekliğin dünyası fantazmatik dünya ve sanat tarafından yaratılan dünya ve biz son ikisine birinciye o olduğundan çok daha fazla inanırız. Freud'dan beri biliyoruz ki fantazmatik dünya maddi gerçekliğin karşısına çıkarılan şu ünlü ruhsal gerçekliktir. Sanat dünyasına gelince aslında kabul etmek gerekir ki diğer ikisinden hiçbirine indirgenemeyecek üçüncü bir dünyadır o.

5 Şubat 2019 Salı

Gölgesinde


Şu an bu kitap yorumunu Edith Piaf’ın o ruhu parçalara bölen, yerle bir eden sesini dinleyerek yazıyorum. Tıpkı hikâyedeki gibi, hikâyeyi okurken ruhumda oluşanlar gibi…
Kitap üç bölümden oluşuyor.
-Arayış
-Yürüyüş
-Giriş
Hikâyelerin ortak noktası psikolojik baskıyla oluşan şiddet! Bunu bize bir kadında, bir hayvanda ve de toplumsal cinsiyet meseleleriyle anlatıyor sevgili Irmak.
Kitabı okurken o kahramanlardan biri gibi düşmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Kimi zaman Leyla kimi zaman Nilgün, Ela, Aslı, Alev, Nuriye, Osman ve de yerde perişan bir şekilde yatan Zeliş oluyorsunuz.
“Arayış” bölümünde kahramanı Fikret’in eşinin bir anda ortadan kaybolmasıyla eve gelen polis memuruyla diyalogları bana Suç ve Ceza da Raskolnikov ‘u komiser Porfiry Petroviç’in psikolojik olarak sıkıştırmasına benzettim. Acaba dedim içimden “eşini mi öldürdü”...Orasını da anlatmayacağım siz de okuyun diye...




Hikâyedeki içsel konuşmalar en sevdiğim yerlerdi. Bazı kitap okuyucuları içsel konuşmaları pek sevmez ama benim en sevdiklerimdendi. İçsel konuşmaya bir örnek vereyim. “Şakayık, dediklerine göre yerinin değiştirilmesini sevmeyen bir çiçektir. Kökleri toprağın altında alabildiğince genişler, o yüzden dikerken öteki bitkilerle aralarına belli bir mesafe koymak gerekir. Rüzgârdan oradan oraya savrulan bir yaprak olmaktansa şakayık olmak daha güvenli. Fikret’i hep şakayık olduğunu düşünürüm” diyor Leyla.

İki insan evli bile olsalar kafalarındaki dünyanın çok farklı kapılara çıktığını ve karşı tarafın hiç bir zaman o kapılara bakıp empati yapıp keşfetmek istemediğini açık bir dille anlatıyor hikayede sevgili Irmak...

Leyla’nın dediği gibi elimin dokunuşlarını emanet olarak, güven verici olduklarını söyleyenlerden alıp uzatıyorum ve sımsıkı sıkıyorum cümlelerini Sevgili Zileli’nin...
Kahramanı Leyla’nın kağıt toplayıcısı Osman ile konuşmalarında şaşkınlığını gizleyemeyerek, okuruyla oyun oynayan yazarlara benzetmesi; bana hikayede de hayal ya da gerçek olup olmadığını düşündürdüğü anların olması “ içimden sevgili Irmak bizimle oyun mu oynuyorsun” dedirtirdi.” Bazı okur oyuna katılmakta direnir” Ben de gönüllü olarak zevkle oyuna katılmaya karar veriyorum. Her okuduğum kelimenin aklımın sınırlarını zorlamasını izliyorum ikinci bir göz gibi...

Hikâyenin kurgusunu çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Yazan ellerine, hisseden kalbine ve kurgulayan, düşünen aklına sağlık sevgili Irmak.


Alıntılarım 📚
” Unutmak” insanın bilerek yapacağı bir şey değil ki. Syf .51
...gözlerinizi kapatsanız da gerçeklerden kaçamazsınız. Syf.57
...zaman zaman hayatınızdaki insanların yerine geçip onlar gibi düşünmeye çalışın.Syf.91
...geçmişi geri döndürmenize gerek yok, çünkü o zaten burada. Geçmiş geçmişte değil, şimdi ve burada, aramızda. Syf. 109
Geçmişin gölgesindeki bir şimdi yanılgı değilse nedir?
Anlatıcı olmazsa hikâye de yok. Hatta gerçek diye bir şey de yok. Gerçek ancak anlatılırsa var. Syf.130
İnsan kendini asla  gerçekten göremez. Bunun için bir başkasına ihtiyacı var. Syf.133
...özünde her insan yalnızdır. Bunun farkında olmayanlar debelenip dururlar, kendilerine bir eş ararlar ya da bir grubun parçası olmaya çalışırlar. Syf.144
...hepimizin ruhunu sakatlamışlar.Syf.155
İç içe geçmek sana ölüm gibi geliyor, birinin içinde erirsen yok olmaktan, bir başkası senin içinde erirse mutasyona uğramaktan korkuyorsun. Syf.164
Okur olmakla yetinmeliydim. Peki ben ne yaptım? Dünyayı beş duyuyla hissetmenin cazibesine kapıldım.Syf.181
Gerçeğin de aslında birinin kurgusu olduğunu bir türlü anlamıyor insanlar. Syf.184
İnsan evliyken de kimseye ait hissetmeyebilir. İki yabancı olabilirsiniz pekâlâ. Bir ülkenin vatandaşı olmak ama oraya ait hissetmemek nasıl mümkün oluyorsa, öyle. Syf.202
Bazı kelimeler bazı insanların üzerinde emanet gibi durur. Syf.205
İnsan birine sahip olmadan da sevebilir onu. Syf.213
İnsanın kim olduğunu bilmesi sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Syf.215
İkinci bir göz herkes için gerekli. Bir yazarın okuru seçmesi gibi. Her okurun fikri önemli değildir ama bazılarının ne düşündüğünü bilmek ister.
İnsan ne acayip bir yaratık. Sevginin sahip çıkmakla değil, sahip olmakla ilgili olduğunu sanıyor.Syf.267
...insan bazen kendinden kaçtığı için sığınır birine.Syf.272
Hangisi daha özgür?
Bir bekleyene muhtaç olan mı, yoksa her an çekip gitme ihtimalini taşıyan mı? Syf.274
Hayat, öngörülemez bir şey, sadece insan değil. Syf.300
...bunca deneyimi bünyede tutup hem de onlar yokmuş gibi algılamak dünyayı. Ah bunu bir becerebilsem! Syf.303
Tanımadığım, hayatımda hiç görmediğim kişilerin acısını duyabilmeyi bana edebiyat öğretti. Syf.309
Özgür olmanın ama aynı anda da birine ya da bir şeye ait hissetmenin bir yolu yok mu? Syf.313

Gölgesinde
Everest Yayınları
335 sayfa