**LEYL**

Cebimde Kızıl Kelimeler

11 Ağustos 2016 Perşembe

Yalnız Gezenin Düşleri



Fransız yazar,düşünür,filozof,politika ve müzik teorisyeni' dir. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır. Rousseau'nun bana göre en büyük eseri, günümüzde halen üniversitelerin felsefe bölümlerinde ders kitabı olarak okutulan “Toplum Sözleşmesi”dir.

Fransız Aydınlanması’nın ‘aykırı’ sesi Rousseau, edebiyatın geleneksel türleri içinde kendisine kolayca bir yer bulamayan bu ‘anı’ ile ‘roman’ arası metinde, hayatı ile bir son hesaplaşma çabasına girişiyor. Bu hesaplaşma en başta düşünürün iç dünyasına, geçmişine yaptığı bir yolculuk anlamına gelmektedir. Yalnızca Aydınlanma’nın değil, tarihin en büyük ve en önemli devrimlerinden birini gerçekleştirmek üzere olan burjuvazinin, tarihe kendi ‘aklı’ ile yön verme hedefinin içinden yükselen uygarlık eleştirisi ve buna bağlı ‘doğaya dönüş’ çağrısıyla Romantik akıma öncülük etmiş, halk iradesinin monarşiye karşı üstünlüğünü savunan bu ‘eleştirel ses’, Rousseau’nun hayatının son yıllarında içine sürüklendiği yalnızlığın, tecrit edilmişliğin kalın duvarlarını ören sestir de.
Yalnız Gezenin Düşleri: İç dünyaya yolculuk...

Rousseau  bu kitabı on geziden oluşuyor.Birinci  gezintisini, uzun süredir içinde bulunduğu; maddi ve manevi durumunu, insanlardan kopuşunu ve “Ben kimim?” sorusunun cevabını aramakla geçiriyor.
Genel olarak gezintilerin hepsinde bir sorgulama,bir kaçış,kendini arayış var.
Sevgili Rousseau evini ve herşeyini bırakıp sakin bir köye yerleşiyor,orada kimliğini saklayıp,toplumdan uzaklaştığı bir dönem,bu muhteşem eserini temel taşları beyninde şekillenmeye başlıyor ama yazmıyor çünkü ne kitaplarını ne de kalemlerini sandıktan çıkartmıyor.Kendine gelen mektuplara cevap yazmak için kalem ödünç alıyor,yazdıktan sonra hemen teslim ediyor.Burada ne bir kitap ne de bir cümle yazıyor.Kendini  sadece doğaya ve bitkibilimine adıyor.Bitkilerin özelliklerini doğada yürüyüşler yaparak araştırmaya başlıyor.Bu köyde uzun yıllar kalıyor.Zamanın nasıl geçtiğimi anlamıyor ama yaşlandığını,hafızasının eskisi kadar güçlü olmadığını,yaşının altmış beşi geçtiğini hatırlıyor.Bu yaptığı duygusal yolculuklar sonucu oldukça duygusal bir eser  ortaya çıkarıyor.

Kitabı okurken kendi ruhunuzla konuşuyormuş hissine kapılıyorsunuz."O ruh ki, insanların elimden alamayacağı tek şeydir" Akıl sözünü işittirebildiğinde konuşur"diyor
Çevresindeki insanlar yüzünden mutsuz olduğunu "İnsanlar ,yaşamımın bütün  zevkini yüreğimden kopardılar"Syf.8 cümlesiyle anlıyorsunuz.
Ben düşlemlerimi yalnızca kendim için yazmıyorum dedikten sonra aslında kendi için yazdığını;"yaşlandığımda ölümüm yaklaştığında,umudum bitmek üzere olduğumda yazdıklarımı okumak bana yazmaktan aldığım zevki anımsatacak "diyor.
"Avuntuyu,umudu ve sessizliği ancak kendimde bulduğum için yalnızım ve kendimden başka kimseyle uğraşmak istemiyorum"Syf.10 İnsanların onu çok üzdüğünü ve anlamadığını,onlar yüzünden acı çektiğini sayfaların arasında hep yineliyor. "İnsan izi olmayan yerlerde,onların kininden kurtulabildiğim bir sığınakmış gibi şu yeşilliğin içinde ağaçların uğultusu,suların sesi ve kuşların cıvıltısı içinde rahat soluk alıyorum" cümlesinden anlayabiliyorsunuz.

Yaşamayı göze alan insanların ruhu derece derece sönmeye başlar.O sönmeyi biraz yavaşlatmak için  doğayla baş başa kalmak,doğanın içindeki sesleri duyumsamak gerekiyor.Doğa, insanlar gibi bizi umutsuz bırakmak  yerine yaşam enerjisi sağlar.O enerjiyi hissetmeliyiz.
"Mutluluk kaynağının bizde bulunduğunu,mutlu olmasını bileni  mutsuz kılmanın insanların elinde olmadığını deneyimle öğreneceksiniz."
Öğrene öğrene yaşlanacaksınız.
İnsanların sizi içine düşürdüğü acıları,tuzakları bir bir gördüğünüz halde yine de ona engel olamadığınızı  ve sevgilerinin de yalan olduğunu deneyimliyorsunuz ama nedense içimizdeki  iyilikten dolayı onlara inanıyor, üzülen yine biz oluyoruz.
"Bana aşıladıkları sevgiden,o sevgini içten olmadığını hissediyordum.Kimseyi umursamayan bir yalnız olarak yaşamımı sürdürüyordum."

"Uzun süren kaygılardan sonra ,payıma düşmesi gereken umutsuzluk yerine  ruh dinginliğine erince,mutluluğa bile kavuştum.Çünkü ömrümün her günü bir öncekini bana zevkle anımsatmakta ve ertesi gün için de başka bir şey dilememekteyim. Bu fark neden ileri geliyor? Tek bir şeyden,zorunlu olmaya ses çıkartmadan boyun eğmeyi öğrenmekten"
"Mutluluk sürekli bir ruh durumudur ki,yeryüzünde insanlar için kurulmuşa benzemez.Bu dünya da her şey kararsızlığı gösterir.Çevremizde her şey değişir.Kendimiz de değişiriz ve kimse bugün sevdiğini yarın da seveceğinden emin olamaz."

Son söz ile yazımı bitiriyorum.
Mutluluğun dış belirtileri yoktur;onu keşfetmek için mutlu insanın yüreğindekini  görebilmeli...
Sahi sen mutlu musun?

Harika bir kitap,herkesin okuması gereken bir kitap,bir şey bulamasanız bile kendinizi bulursunuz.






Devamını Oku

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Gyges'in Yüzüğü

GYGES'İN YÜZÜĞÜ 

Platon "Devlet "adlı kitabının ahlak  ve adalet anlayışı bölümünde  ve 

 "Republic” isimli eserinin ikinci kısmında anlatılan bir hikâyede de Gyges'in adı geçmektedir.  Platon'un "Cumhuriyet" adlı eserinde; Glaucon ile Sokrates arasında geçen bir konuşmada, Glaucon tarafından anlatılan bir efsanedir...
Gyges'in hikâyesi şöyledir;Gyges,  Lidya kralının hizmetinde bir çobandır.  Bu çoban, kral Candaules'in hizmetindedir.Bir gün sürüsünü gezdirirken deprem olur. Deprem sırasında yer yarılır ve Gyges korkusuzca yarığın içine iner,orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görür.Eğilip içine baktığında,insan boyundan büyük bir ölü  olduğunu görür.Ölünün parmağında bir şeyin parladığını farkeder ve yakınlaşınca altından bir yüzük olduğunu anlar.Yüzüğü alıp kendi  parmağına takar.Daha sonra çobanlar toplantısında yüzüğü evirip çevirerek oynamaya başlar ve yüzüğü çevirince kendisinin görünmez olduğunu fark eder.Diğer çobanlar etkilenip onu saraya gidecek ulak olarak seçerler.Bu görünmezlik sayesinde her şeyi duyabilir, her yere girebilir, istediği, her şeyi alabilir, istediği kişileri öldürebilir.Bunların hepsini de yapmış olan Gyges hala tatmin olmaz.Yüzüğün bu gücün kullanarak büyük servetler elde eder.Bu da ona yetmez.
 Saraya gider yeni gücünü kullanarak kraliçenin aklını çeler ve onun yardımıyla kralı öldürür.Lidya’nın yeni kralı  olur.(Devlet 359)
Ama kral olsa da mutlu olamaz.Adaletsiz davranarak kendiside mutsuz olur.. 
Platon, Gualikon'a şeytanın avukatlığını yaptırarak şöyle dedirtir: "Haksızlıktan şikâyet edenler haksızlığa uğrayanlardır"(Devlet, 359)Eğer güçleri yetseydi haksızlık etmeyi bırakırlar mıydı? Hayır! "Haksızlık etmek fırsatını bulan herkes haksızlık eder" (Devlet, 360)
İnsandaki adalet akıl tarafından yönetilir. Platon’a göre mutlu olmak için erdemli ve adil olmak gerekir. Erdem iyiliğin, adil olmakta  insanın ve toplumun en yüksek amacı olan mutluluğun gerçekleşmesini sağlayandır.
Doğruluk sofistlerin iddia ettiği gibi “güçlüye göre şekillenen” değil; doğal olan, adalet ve ahlakın temellerinden biridir"
Dışarıdaki  ahlâk yasasından bir delik bulduğun zaman kaçabilirsin.Ama ya içindeki vicdanın seni  gören gözünden nasıl kaçacaksın?

“Hikâyenin anafikri insanların, görülmeyeceğini, fark edilmeyeceğini bildikleri anlarda suç işleyebilecekleridir."


Böyle bir yüzüğe sahip olsak ahlaklı olmaya devam eder miydik?  




Devamını Oku

9 Ağustos 2016 Salı

İnsanın Anlam Karmaşası

Herkes kendinden kaçmak istiyor.Kendisi için  çizilen o çizgiden ,o yoldan  gitmek yerine,kimsenin geçmediği bir patika bulmak ve onun götürdüğü yere gitmek  varoluşuna bir kelime bulmak istiyor.
Yeryüzünün geçici zevkleriyle oyalanmak artık ruhunu acıtttığının farkına varıyor.Yüreğindeki  boşluk ve kaygı oluşturan,iz bırakan geçici bir ruh  durumu  içini oyuyor.Yaşamın kendi içinde hayat bulan eksiklik ,yoksulluk  bir devinime değilde ruhta doldurulmayacak bir hiçlik,bir boşluğa  dönüşüveriyor.Sevgili Rousseau'nun dediği gibi "şu anın tükenmez olmasını isterim" diyebileceğimiz dakikalar yok.Yaşamımız baygınlık türünde bir uyku hali...
Yeryüzünde her şey de kesintisiz bir akış halindeymiş gibi...Oysa hiç bir şey kesin bir biçim almadan ilerliyor.İlerleyen bu biçimsiz,anlamsız şeyi bir şekle ve bir biçime sokmak çabasıyla kendimizle savaşıyoruz.Zamanı yazdığımız kelimeler gibi eğip bükebileceğimizi sanıyoruz.Oysa Agustinus "Ölçüp birimlere ayırdığımız zaman, geçişini algıladığımız zaman'dır, oysa zamanın geçip geçmedigini ya da kendisinde zamanın ne olduğunu bilmiyoruz. Zaman öncesiz ve sonrasız bir akıştır, ve bu nedenle biz bu akışın niteliğini, yönelimini, yayılımını, boyutlarını bilmeyiz; gerçek zaman her zaman dışımızda kalır."diyor.O halde  ne zamanın içinde ne de tamamen dışındayız.Çıkmaz bir sokakta öylesine yaşayıp gidiyoruz.Yaşadığımızı sandığımız yer bile yok belki...Biz var mıyız ki ?
Ya da yaşıyoruz diye kendimizi mi kandırıyoruz?Oysa belki de yaşamıyoruz.
Bir ışık kaynağından çıkıp,  aynanın yüzeyine  düşen saydam bir gölge;hiçsiz/hissiz  bir düşüz ...
Düş müyüz?


Devamını Oku

8 Mayıs 2016 Pazar

"Kayıp Düşler Kitabı"m


Edebiyatın geniş zamanlı ruhu, felsefeyle tamamlanacağını düşündüğüm için Felsefe okumaya karar verdim. Felsefe varlık olarak, insan aklının sınırlarıyla çizilmiş kocaman bir güzellikler ülkesiydi. Bu felsefe ülkesinde yaşamış düşünürlerin çığlık atan cümleleri kulaklarımda uğulduyordu. En çok da Sokrates’ın kendini bir türlü anlatamamanın verdiği ıstıraba şahit oluyordum.
Platon'un mağara alegorisinde olduğu gibi gölgelere bakmaktansa, o gölgeleri oluşturan ışığa doğru gitmek istiyordum.
Yazarken bazen Tanrı'ya karşı suç işlemiş Sisyphos gibi hissediyor, sırtımda koca bir kayayı tam tepeye çıkarmayı başardım dediğimde, kaya tekrar aşağıya düşüyordu. Tekrar yüklenip yukarı çıkarttığımda tekrar aşağıya düşüyordu. Tekrar tekrar...Bu tekrarların beni yıldırmasına izin vermemeli ve yazmaya başladıysam, devamını getirmeliydim.

 Romanımda, kahramanlarımdan önce yedi yıl boyunca bloguma yazdığım cümleler vardı. Hayatımın her anında, o yazdığım cümleler bir fısıltı şeklinde bana seslendiler. Mistik bir yönden yazdığım cümlelerle kendime ulaşmaya çalıştım.

  Bir gün aklımın sakladığı odalardan sesler duymaya başladım. Çok sessiz konuştukları için sadece adlarını duyabilmiştim adı Yaprak’tı. Sonra ötekiler Nisa, Yusuf, Gökçe, Nergis, Çağla.  İki yıl boyunca onların bana seslenmelerini bekledim. Gittiğim her yere onları da yanımda sürükledim. .Ama ben o ilk sahneyi yazmak yerine Yaprak’ın beni çağırmasını, masamın başına oturup sabırla bir kelime bile yazamadan saatlerce bekledim. Bir gün kitaplığımda öylece bana bakan Sylvia Plath’in günlükleri bana seslenmeye başladı.  Yazamadan nasıl ıstırap içinde kıvrandığını anlatan cümlelerini tekrar tekrar okudum. Bu ıstırap ki bir türlü hiç durmuyordu ve beni ele geçirmeye çalışıyordu. Ama romanın kurgusu, nasıl ilerlemem gerektiğiyle ilgili bir belirsizlik içinde yüzüyordum.

Anlatmak istediğim romanın felsefi, psikolojik boyutlarını araştırmaya başladım. Kendimle amansız bir savaşa girdiğimi hissediyordum. Beynimin içindeki savaş bir türlü sona ermiyordu. Ama bir türlü romanın ilk cümleleri ortaya çıkmıyordu. Kaygılanmaya ve yazamamaya başladım. Ne zaman yazmaya başlayacaktım? Bir türlü cevaplarını bilmediğim sorular beynimin içinde dönüp dolaşıyordu. Sinci bir böcek gibi düşüncelerimi   kemiriyordu.
Kimi insanlar romanlarını bu konuda bir mimar edasıyla yazıp, çizip bir şekle sokarlar ya, işte ben onun bir türlü başaramayacak mışım gibi geliyordu. Sonra birden bire romanın ana hatları belirlenmeye başladı.

Bilinçaltım çok karışmıştı. Bu ruh haliyle gerçeğe yakın rüyalar görmeye başladım. Rüyamda gördüğüm resimlerin gerçek olmaması için, kendimi dualar ederken yakalıyordum. Bir gün yazmaya çalıştığım romanı bir tarafa bırakıp kendi kendimle konuşmaya başladım. Konuştuklarımı değil ama sustuklarımı yazmaktan kendimi alıkoyamadığımı hissettim. Günlerce, saatlerce sustuklarım yazmakla bitiremedim ve en yakın dostlarım kelimelerim oldu ve bu roman ortaya çıktı.

Sartre, "bir insan her zaman bir hikâye anlatıcısıdır; kendi hikâyeleriyle çevrili yaşar; başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır" diyor.
Ben de bu romanı yazarken gerçekten yaşadım. Bazı zamanlar ise o yaşadığım hikâyeden çıkamadım.

Siz eğer bir gün yazdıklarımı okursanız, her bir kelimesine dokunun. Ben parmak uçlarımdaki uyuşukluktan hissedeceğim.

Derin sevgilerimle

Dostlar



Devamını Oku

6 Nisan 2016 Çarşamba

Yüreği Deniz Kenarı


"Yüreği deniz kenarı, gamzeli kadınım...
Gitme!
Gel beraber u/mutlu çiçekler dikelim bahçemize...
Gel beraber gülelim
Gel beraber ağlayalım, bağıralım, sövelim.
Bu acımasız hayatın içine doğru yüreğimizin rotasıyla beraber gidelim.”

"Diyelim ki kaldım seninle, ne yaparız anlat!"

"Sevdirirsen kendini severim seni…
"Öyle böyle değil benim sevmelerim, başka başka severim seni.”
“Mesela sabahları seni uyandırmak için gözlerinden öperim. Sonra kahvaltı hazırlarım sana. Arada bir çilek reçeli bulaşan dudaklarını öperim. Karşımda öylece duruşunu izlerim. Bana gülümseyişine notasız şarkılar mırıldanırım. Sonra, boynundan öperim. Senin boynundan gıdıklandığını bilip. Hep öperim seni, hep severim.
Kafam iyi olursa imlasız şiirler yazarım sana.
Hatta bağıra bağıra o şiirleri okurum. Herkes duysun isterim seni sevdiğimi, gecenin bir yarısı olduğu umurumda olmadan.
Hatta yağmur yağdığında elinden tutup yürürüz seninle. Sonra sırılsıklam oluruz. Bana sarılırsın, kalbinin melodisini dinlerim.
Sonra annenin mezarına götürürüm seni. İşte benim sevdiğim insan diye tanıştırırsın beni. Hayatta en sevdiğin insan için ağlayışını izlerim. Dayanamayıp ıslak elimle gözyaşlarını silerim. Seni hüzünlendirdiğim gibi teselli de ederim. Başka insanların mezarlarının arasında dolaşarak, hayatımda olduğun için kendimi çok şahane hissederim.

Sonra…


Sahile ineriz, öylece oturup karşı kıyıları seyrederiz. Bir pamuk şekeri satan adam geçer yanımızdan, gidip sana alırım, beraber yeriz. Dudaklarımız yapış yapış bir daha öperim seni.

Hayat seni tesadüfen karşıma çıkarmasaydı, her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da olduğunu, benim de ruhum ve kalbim olduğunu öğrettin.
Gözleri kömür karası, saçları ateş parçası güzel kadınım "benimle yaşlanmaya var mısın?"
Benim için, severek dilediğim bir duasın.

Hadi gel!


Cevapları olmayan sorular sormaktan vazgeç!

Hayat sana en güzel cevapları yaşayarak verecektir.


Gel yaşa benimle...”

Devamını Oku

2 Aralık 2015 Çarşamba

Sakın Gözlerini Kapatma!




Uzun zamandır bir rüyanın içinde yürümüyor sanki 
yüzüyor gibiyim. İçimde bilmediğim bir telaş ve gözlerimi kapatmaya korkuyorum. Gözlerimi kapatınca sanki zaman donmaya başlıyor. Ben de zamanın donmasını önlemek için gözlerimle bir sineği kovalıyorum. Ne zamandır böyleyim, hiç hatırlamıyorum. Herhalde gece uyuyamadığım için gündüz rüya görüyorum. Gözlerimin önündeki resimlerde uzun patika yollar var ve beni küçük dereciklere götürüyor o küçük derecikte yüzümün coğrafyasındaki dağları küçültmeye çalışıyorum. İki gün önce sahilde bir çay bahçesine oturmuş kahvemi yudumlarken birden karşımda beliren o kadının baktığı kahve falımda söyledikleri beynimde uğulduyor. Hepsi gerçek mi olacak? Ben bu yataktan hiç kalkamayacak mıyım? Bedenim neden beni dinlemiyor? Sadece gözlerim, onlar uysal söz dinleyen birer çocuk gibiler ama artık sineği kovalamaktan yoruldular.

 Ayağa kalkıp evin içinde dolaşmak, yarım kalmış yazılarımı

tamamlamak, yeni aldığım kitapları okumak, etrafa saçılan

 kâğıt parçalarını toplamak istiyorum. Birden telefonumun

alarmı çalmaya başlıyor. Hazırlanıp işe gitmem gerekiyor ama

kımıldayamıyorum. Birilerinin gelip beni bu rüyadan

 uyandırması gerekiyor. Zaman geçmiyor boşluk içimde

 çoğalıyor. Aniden bir uyku bastırıyor, gözlerimi kapatmamam

 lazım. Biraz önce beyazlar içinde birisi geldi yanıma, gözlerimi

 kapattığımı görür görmez “gözlerini kapatırsan her şey biter”

 dedi. Nasıl bu hale geldim ben, hatırlamaya çalışıyorum ama

 uzaklarda sadece bir ışık gözlerimi acıtıyor.

Başkalarının cümleleriyle konuşuyormuş gibi gözüken adam bana doğru eğilerek “birkaç saat daha dayanın ”diyor. Dayan kelimesi o an beynimin içinde anlamını çözmeye çalışıyor. Kapının dışından uğultular gelmeye başlıyor ama ben kafamın içindeki uğultularla susuyorum.

Kendimi en son masanın başında oturmuş, gözlerimin uzaklardaki mavi boşluğu oymaya çalışırken hatırlıyorum. Dışarıda ki yağmura rağmen hikâyemi tamamlamaya çalışıyordum. Nasıl bu hale geldiğime dair bir resim bulmamanın ıstırabını çekiyorum. Aklımda sadece bir ışık, birde hep üşüyen bir kadın var. Acı beynimde dayanılmaz olmaya başlıyor. Ellerimle o acıyı oradan tutup çekip çıkarmak istiyorum. Vücudum Apollon’un taşa çevirdiği Niobe gibi kımıldayamıyorum. Taş kesilmeyen sadece gözlerim, onlarla da hala sineği kovalıyorum.

Nasıl bu hale geldim ben? Nasıl yaşamaya çalıştıkça kendimden uzaklaştığım? Bu evrenin bir yerlerinde gerçekten yaşıyor muydum ben?  Kimdim ben? Mesela bir sevgilim var mıydı?Hiç bir şey hatırlayamıyorum. Sanki gözlerimle baktığım o uzak mavi boşluklara sürükleniyorum, ellerimi uzatıyorum ama kimse ellerimden tutup o boşluğa düşmemi engelleyemiyor. Kimsesi olmayan kimsesiz bir yeryüzü yaratığı mıyım? Sanki şoförü olduğum arabam korkutucu mavi karanlığa doğru yol alıyor ve ben onu o yoldan döndüremiyorum. Etrafımda ellerimden tutup boşluktan çıkartacak birini arıyorum ama nafile!
Uzaklardan burnuma gelen kahve kokusuyla aklıma hemen üşüyen bir kadın geliyor. Kadına bir yüz bulmaya çalışıyorum ama bulamıyorum sadece aklımın odalarında üşümüşlüğü yüreğimin üzerinde bir mühür gibi canımı acıtıyor.
Yine üst kattan geceyi bölen yatak gıcırtıları geliyor. Her gün de olmaz ki canım, bunun bir kuralı olmalı. Ne bileyim yani gün aşırı olabilir, üç günde bir olabilir. Her gün de neymiş? Bazen merdivenlerde karşılaşıyoruz. Adam suratsızın teki, kadın ise onun aksine tebessümler saçan bir çocuk gibi ikişer üçer merdivenlerden iniyor. Adamın beni gördüğündeki bakışı ise “ sana inat her gün yapıyorum oğlum” gibi. Ne yapayım yani kendime göre beni anlayan bir sevgili bulamadım. Hayat sadece seksten mi ibaret? Benim seksten daha derin düşüncelerim var ve onları o derinlikten alamamanın mastürbasyonu ile yaşıyorum.
Kapının ardındaki gürültüden birisi kapıyı açıp içeri giriyor. Yatakta kıpırdamadan dümdüz yatıyorum, yüzüm tavana dönük olduğu için geleni göremiyor ama hissediyorum. Ah evet! Beni çıldırtan parfümün kokusu bütün hücrelerimi sanki harekete geçiriyor. Gelen muhtemelen bir kadın, yatağın yanında ki sandalyeye oturuyor ve konuşmaya başlıyor.
Büyük bir kaza geçirdiğimi ve kafamı hızlı bir şekilde arabanın direksiyonuna çarptığımı ve hurdaya çıkan arabadan beni zor kurtardıklarını falan anlatıyor. O an aklıma yine kahve kokusu ile birlikte ayakları hep üşüyen kadın geliyor ve canım acımaya başlıyor.

Resim:Melek Art

Devamını Oku

20 Mayıs 2015 Çarşamba

AŞK NEDİR?


  
Aşk elle tutulur mu? Gözle görülür mü? Ahmet Kaya’nın seslendirdiği yani benim en çok ondan dinlemeyi sevdiğim şarkının sözlerinde olduğu gibi “Sevdan baştan gitmiyor, Sarılıp yatmayınca” dediği gibi, aşk ne olursa olsun yürekten sökülüp atılamayacak bir duygudur. Şimdi buraya ne cümle yazarsam yazayım hep bir kelime, hep bir cümle eksik kalacak ama ben yine de yazmaya çalışacağım.
Ama ilk önce Aşk’ı yanlış anlayan insanlar için, Aşk’ın dokunmak olmadığının altını çizmek istiyorum. Aşk hissetmektir. Mesela öyle bir müzik dinlersin ki, belki sözlerini anlamazsın ama öyle bir şey hissedersin ki hissettiklerini kelimelere dökemezsin, Aşk işte öyle bir şeydir.

Aşk, 1853 –1890 tarihleri arasında yaşayan Van Gogh’a bir kulağına mal olan, Marquez’e “Kolera Günlerinde Aşk”ı yazdıran, Kafka’nın içinde gün be gün büyüyen Sevgili Milena’ya yazılan mektuplar, Halide Edip Adıvar’ın yazdığı Kalp Ağrısı gibi daha birçok örnekler verebilirim. Aşk insanlık tarihi boyunca üzerine birçok roman, hikâye yazılan, cümlelerle anlatılmaya çalışılan bir duygudur.

Onur Akın’dan dinlediğim şarkının sözlerinde olduğu gibi, seviyorum seni, ekmeği tuza banıp banıp yer gibi. Geceleyin ateşler içinde uyanarak, ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi. Nice şarkıların da ana teması hep aşk, yani aşktan kaçış yok. Tesadüfen, hayatla dalga geçer gibi dururken birden uzaklardan el sallayan zehirli bir sarmaşık ağacıdır Aşk ama yine o zehirli sarmaşığa sarılmak ve onun kollarında sallanmak, onunla aynı havayı solumak isteriz. Aşk yürek işidir ve yürekte kendi odalarında neler olduğuna dair bir çözüm yolu bulamaz. Karmakarışık olan beyne yollar çözümsüz sorularını ve beyinde bir çözüm bulamadığı için kalbin çırpınışlarını kabullenir.


 Karmakarışık bir ruh halidir aşk ve o karmaşıklığın içinde her şeyin gözümüze daha güzel gözükmesine şaşırırız. Çiçekleri alıp koklarız ve kokladığımız çiçeklerin kanatlarını seviyor mu sevmiyor mu diye kopartırız. Hep seviyor çıksın isteriz. Şimdi ise o çiçeklerle dolu yeşilliklerin üstünü betonlarla örtülü ve hiç kimse artık papatya falları bakamıyor, bakmak ile görmek arasındaki farkı fark edemeyen bir gençlik büyütüyoruz. Ne yazık ki, Aşk’ı tensel bir uyuşma olarak görüyorlar.
Kitapçıya gidip bütün aşk kokan kitapları alıp okuyan ve kendi duygularını anlatan bir cümle, bir kelime arayan insanlar nereye saklandılar? İçindeki kapalı duran o kutu açmak için yüzlerce kitap deviren insanlar yok artık. İçimizi anlatacak, içimizdekileri gün yüzüne çıkartacak, tırnaklarımızı tenimize geçire geçire, bir pencere arardık ve zamanla geçer diyerek zamanı beklerdik. TV kanalarından karşımıza tesadüfen bir film çıkardı ve biz aşk filmi gibi izlerdik. Birini sevmekten çok öte bir duyguydu “ aşk”.

Konu aşk olunca Vatan’ını, sevdiklerini aşk ile seven Nazım’ ı yazmasam olmaz. İstanbul balmumu müzesini gezerken Nazım Hikmet’in balmumuyla karşılaştım öylece baktım. O balmumu müzesinde bile Nazım’ı demir parmaklıklarına ardına koymaları içimi acıttı. Şairi anlatmak için balmumunu demir parmaklıklar ardına koymaya hakları yoktu. Demir parmaklıklar yerine aşk kokan şiirlerinden bir poster yapıp onun önüne koysalardı keşke dedim. Bu dünyaya bir daha Nazım’lar, Marx’lar, Halide Edip’ler, Kafka’lar, Marquez’ler gelemeyecek ama yine de umudumuzu kaybetmemek lazım.

Neyse fazla söze gerek yok. Şimdi size Karl Marx'ın İngiltere'de sürgündeyken karısına yazdığı bir aşk mektubuyla yazımı bitirmek istiyorum.
"Yürekten sevdiğim”

Sana yine yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.
Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olunca her şey ayırt edilmeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlarmış. Küçük tedirginlikler onlara yola açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayasıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyümesine yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkımda öyle...

Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve öznel izlenimlerimde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil, sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...
Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrene sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.

Hoşçakal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.

Senin, Karl/Manchester, 21 Haziran 1865"

Resim:Melek Art


Devamını Oku

© 2011 **LEYL**, AllRightsReserved.

Designed by ScreenWritersArena