okudum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okudum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2023 Pazar

KÖRLÜK - JOSÉ SARAMAGO

 


“ Körler ülkesinde tek gözlüler kral olur”

1998 Nobel Edebiyat Ödüllü’nün sahibi  Portekiz’li yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı bu roman, araba kullanan bir adamın ansızın körleşmesiyle başlıyor. Sonrasında bu körlük bulaşıcı hale gelip salgına dönüşüyor ve yayılıyor.

Kitabı okurken hangisi diyaloğun parçası, hangisi anlatımın devamı, bunu fark etmek okuyucuyu yorucu bir hâle sokuyor. Bu durum nedeniyle okunması zor bir kitap haline geliyor. Virgüllerle devam eden sayfalar dolusu paragraf; okumayı zorlaştıran nedenlerden biri. İlk başlarda kitabı okurken böyle hissediyorsunuz ama sonra okudukça bunlar önemsizleşiyor.

SARAMAGO bu kitabında insanlar üzerinden toplumsal körlüğü en derinine kadar inerek işlemiş.

Körlük salgınının geçtiği ülkenin adını bilmiyoruz hatta kitaptaki kahramanların isimlerinide, belki de yazarın dediği gibi, “hiçbir karakterin isimleri bize lazım değil” Yazar karakterlerinin her birini fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre sınıflandırma yapmış: İlk kör adam, ilk kör adamın karısı, koyu renkli gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, gözü siyah bantlı yaşlı adam, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, polis gibi...

Kitaptaki şu cümleler varoluşu en derinden anlatıyor.

"Adlarımız mı? Adlarımızın ne önemi var?" diyor doktorun karısı. Polis, hırsız, fahişe, sekreter, doktor, oda hizmetçisi, eczacı kalfası... Hepsi aynı kaderi paylaşıyor insanların. Adlarımızın ne önemi vardır ki hepimiz aynı şeyleri yaşayacaksak? Adlarımızın ne önemi vardır kötüysek, vahşiysek, caniysek?”

Düşündürücü felsefi cümleleri okurken, insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallı yaratığa dönüştüğünü, sadece gözlerin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu sorguluyorsunuz.

Kitapta geçen "körlük" ün aslına bakıldığında insanlığın körelmesinden doğan körleşme. İnsanlığın görmez olması, bencilleşmesi ve duyarsızlaşması körelmenin nedenlerinden.

Körlük sayesinde, güvensiz ortamın doğal sonucu olarak da toplumda kaos, yıkım ve ölümler meydana geliyor. Thomas Hobbes 'in dediği gibi, “insan insanın kurdudur sözü doğruluğunu en acımasız şekilde kanıtlıyor bu kitapta…

İyilik daima en kolay yapılan şeydir; zor olan ise kötülüktür.

İnsanlar kendi çıkarları uğruna her şeyi yapabilirler; kör olmaları bunlara hiçbir engel teşkil etmez, etmiyor da... Gücü kim elinde bulunduruyorsa acımasızca zayıf olanın ağzından lokmayı nasıl aldığına şahit oluyoruz.  Öyle bir acımasızlaşılıyor ki, -geçmişte ve şimdiki zamanda da olduğu gibi- kadınlara tecavüz ediliyor ve hatta öldürülüyor. Zayıflar neden her dem ezilmeye, dışlanmaya ve ölüme mahkûm oluyor? Neden kadınlar? İnsanlar kör olmuş da olsalar neden bu kadar kötü olabilir soruları aklını yiyip bitiriyor kitabın sonuna dek. Neden?

Yazarın dediği gibi, “ aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktır”

İnsanoğlu körleşti çünkü artık güzellikleri göremiyor sadece bakıyor.İnsanoğlu nankörleşti çünkü hiçbir şeyin değerini bilemiyor. Aşkın, sevginin, değer görmenin, değer bilmenin, merhametin, hoşgörünün, vefakârlığın, fedakârlığın yani kısaca insana bahşedilen duyguların değerini anlayamayacak kadar körleşti ve yaşamın değerinden habersiz öylece sürüklenip gidiyor... Oysaki bir açsa gözlerini, birazcık da olsa bakışlarını kendi içine döndürme cesareti gösterse işte o zaman yaşamın değerini, duyguların değerini, insan olmanın güzelliğini çözüp kendi varoluşunu gerçekleştirebilir.

Karanlığın ne olduğunu bilmeyen aydınlığın anlamını anlayamaz.  Işığın ne kadar anlamlı bir şey olduğunu keşfedebilmek için karanlığın ne olduğunu deneyimlemek gerekir. Bunun için tek yapmaları gereken sadece gözlerini açmaları ve körlüklerini fark edip buna bir son vermeleri...

Düşününce bu dünyada mutlak anlamda sahip olduğumuz hiçbir şey yok. Genel ruh halimiz sürekli ve yavaş yavaş körleşmenin karanlık iklimlerine doğru gidiyor.  Hiçbir duyguyu tamamen özümseyerek yaşayamıyoruz. Bütün ilişkiler yüzeyel… Aslında yeteri kadar duyguya sahibiz ama onları ifade etmeye korkuyoruz ya da bir zayıflık olarak görüyoruz. Sonuç olarak duygularımızı yavaş yavaş yitiriyoruz. Yani kısaca onları köreltiyoruz. Duygular olmadan yaşayabilir mi insan? Aslında yaşamıyoruz sadece yaşadığımızı sanıyoruz. İnsani olarak kendi aklımızla yarattığımız canavarlar haline dönüşüyoruz. Aslında insanoğlu özünde hümanist bir varlıktır. Ama özümüzü görmeyi unutalı çok oldu. Köleleştik, körleştik.

Kitabın son sayfasındaki alıntıyı buraya bırakıp yazımı bitiriyorum.

"Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, gören körler mi, gördüğü hâlde görmeyen körler"

15 Ekim 2019 Salı

YAZI VE ÖLÜM - ANDRE GREEN


Ruhsal yaşam ile yazı arasında ayrım yapılabilir mi?"
André Green, burada bir yandan yüceltme ile ölüm dürtüsü öte yandan bellek ve yineleme arasındaki ilişkileri masaya yatırıyor.

Edebiyat, zihinsel uğraşlarının hakiki nesnesi olan ruhiçi gerçekliklerinden bir şeyler iletmeyi denemek için bir araçtır. Syf.26

Proust, Conrad ve James yazarların her biri için , "bilinç" bir keşif ve bir meydan okuma değeri taşır.

Proust öncelikli bir yazardır ama yazısı ne istiyor? Ruhsal yaşamının derinliklerinden bir şeyleri geri getirmek istiyor. Bu cümle ise şu soruyu doğuruyor ," ruhsal yaşam ile yazı arasında ayrım yapılabilir mi?"

Bilimin nesnesi fiziksel gerçeklikse, sanatın nesnesi de ruhsal gerçekliktir. Mesela ressamları ele alalım, ressam resim tarafından ele geçirilmiştir, aradı şey ise ruhun oluşturduğu renk ve desendir.

Psikanalist kendini her şeyi bilen ermişten çok, yazarın seslendiği anonim okur tarafına yerleştirir. Ruhsal yaşamının hakkında ne biliyoruz? Sevgili Green'e  göre, ruhsallık edebiyatı içine alır, tersi değil. Her yazar, aşkın bir işlevin taşıyıcısı olduğu ve bunun yazısından kaynaklandığı fikrine sahiptir. Bir yetenek midir söz konusu olan yoksa başka bir şey mi? Önemi yok.

Yazmak, bizi çok uzaklara sürükleyebilecek özel bir ruhsal işleyiştir.

" Aşırı istilacı duyguları yazıya dönüştürmeden önce uzun bir kuluçka dönemi zorunludur. Hiçbir şey kaybolmaz" der Henry. Bu bekleyiş, anıları sanatsal malzemeye başka bir deyişle yazıya dönüştürecek olan uzun bir mayalanma bekleyişidir.

Bonnard'ın dediği gibi mesele hayatı resmetmek değil, resme hayat vermektir.
 Green göre edebiyatın gösterdiği şey şudur: Yazı, yazıyı her tarafından aşan bir ruhsal gerçekliğin sancılar içinde doğurduğu çocuktur ve mesele - yazının gerek söyledikleri gerekse de söylemedikleri arasından- o " yazılamaz" olan şeyin ne olabileceğine ilişkin belirsiz bir kavrayış edinmektir.

Yazar, sözcüklerin ifade edemeyeceği bir ruhsal gerçekliği düşler...

Yazarları ölüm çalışmaya dalmışken yakalamış değil; yapıtları yaşamın şarkısını söylüyor bile olsa, önemli bir ölümcül boyut taşıyor.

En derin tekilliğimizin parçası olmakla birlikte, bizi insanlığa ait genel bilgi yapıya bağlayan şey olan bu ruhsal içeriği canlandırabilmemizi sağlayabilecek tek şey zihindir. Bununla birlikte her şeyi yok etmesi mümkün olan da yine zihindir.

Bir anlamda belleği zenginleştiren şeyin zamanın geçişi olduğu söylenebilir. Ama artık zamandan söz etmemek gerekiyor. Proust tam da bütün bunların ancak zamanın dışında var olabileceğini söylüyor. Julia Kristeva'nin gördüğü gibi. ," zamanın geçişi derken zamanın kendisinden söz etmiyorum zamanın geçtiğinde olup bitenden söz ediyorum." 

Conrad için yazı, deniz üzerindeki yaşamın yeniden inşasıdır, denizin hareketidir. Deniz, yazıdır. Başta karısıyla aşkı olmak üzere Conrad'ın aşkları hiçbir zaman mutlu aşklar olmamıştır.

Conrad histerik yapıya sahip birisidir. Karısı yineleyen bir senaryosunu özellikle şöyle anlatıyor: Conrad davetlilerinin gelişini gözlemek için pencereye çıkar ve geldiklerini görür görmez koşarak yatağa girerdi.

Hikâyeler aracılığıyla, Yunanlılar kendi aralarında şöyle diyor: " bu işin bir anlamı var", ama bunun anlamı olduğunu söylemek, buna bir gerçekliğe inanıldığı gibi inanmak gerektiği anlamına gelmiyor. Yunan tanrılarının ölümsüz olmaları dışında her açıdan insanlar gibi olmaları arasında bir bağ kurmak gerekiyor.

Yunan trajedilerinde aşk daha karmaşık çünkü insanlar aşka katıldıkları zaman aşka kapılıp yollarını kaybettikleri zaman altından tanrılar çıkıyor. Phaedra'ya, Medes ya bakın …


 Hristiyan olmayan bir bakış açısı benimsemeye çalıştığınız zaman, arzuyu tamamen cinsellik tarafına aşkı da cinsellikten farklı olduğu varsayılan duyguların tarafına koyamayız. Ares'in ve Afrodit'in aşkları...

Euripides’in Herakles’in Deliliği piyesinde, Herakles’in neden deli olduğu anlaşılmaz, ama sonra bir an gelir düşmanlarını öldüren Herakles kutsal bir ırmak olan İsmenos’un sularını kızıla boyayacağını söyler ve bu vahim bir hatadır. Ne isterseniz yapın ama kutsal olana işinize bulaştırmayın.

Apollon'un  Kassandra'ya  verdiği ceza hakikati  söylediğin halde kimsenin ona inanmaması cezasını vermiş. Kassandra hakikatin Bir kadının ağzından çıkmasının bedelini değil Apollon’un cezasının bedelini ödüyor. Apollon'un vaatte bulunmuş ama çoğu histeriğin yaptığı gibi son anda geri çekilmiştir.

Yunanların ve trajedinin bize öğrettiği şudur:  bir şeylerin olmasını istediğimiz gibi olmadığını dilediğimiz yönde gitmediğini ve soru hala ortada kalır "tıkanmaya neden olan nedir"

Üç dünya vardır: gerçekliğin dünyası fantazmatik dünya ve sanat tarafından yaratılan dünya ve biz son ikisine birinciye o olduğundan çok daha fazla inanırız. Freud'dan beri biliyoruz ki fantazmatik dünya maddi gerçekliğin karşısına çıkarılan şu ünlü ruhsal gerçekliktir. Sanat dünyasına gelince aslında kabul etmek gerekir ki diğer ikisinden hiçbirine indirgenemeyecek üçüncü bir dünyadır o.