Kitap Yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2023 Pazar

KÖRLÜK - JOSÉ SARAMAGO

 


“ Körler ülkesinde tek gözlüler kral olur”

1998 Nobel Edebiyat Ödüllü’nün sahibi  Portekiz’li yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı bu roman, araba kullanan bir adamın ansızın körleşmesiyle başlıyor. Sonrasında bu körlük bulaşıcı hale gelip salgına dönüşüyor ve yayılıyor.

Kitabı okurken hangisi diyaloğun parçası, hangisi anlatımın devamı, bunu fark etmek okuyucuyu yorucu bir hâle sokuyor. Bu durum nedeniyle okunması zor bir kitap haline geliyor. Virgüllerle devam eden sayfalar dolusu paragraf; okumayı zorlaştıran nedenlerden biri. İlk başlarda kitabı okurken böyle hissediyorsunuz ama sonra okudukça bunlar önemsizleşiyor.

SARAMAGO bu kitabında insanlar üzerinden toplumsal körlüğü en derinine kadar inerek işlemiş.

Körlük salgınının geçtiği ülkenin adını bilmiyoruz hatta kitaptaki kahramanların isimlerinide, belki de yazarın dediği gibi, “hiçbir karakterin isimleri bize lazım değil” Yazar karakterlerinin her birini fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre sınıflandırma yapmış: İlk kör adam, ilk kör adamın karısı, koyu renkli gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, gözü siyah bantlı yaşlı adam, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, polis gibi...

Kitaptaki şu cümleler varoluşu en derinden anlatıyor.

"Adlarımız mı? Adlarımızın ne önemi var?" diyor doktorun karısı. Polis, hırsız, fahişe, sekreter, doktor, oda hizmetçisi, eczacı kalfası... Hepsi aynı kaderi paylaşıyor insanların. Adlarımızın ne önemi vardır ki hepimiz aynı şeyleri yaşayacaksak? Adlarımızın ne önemi vardır kötüysek, vahşiysek, caniysek?”

Düşündürücü felsefi cümleleri okurken, insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallı yaratığa dönüştüğünü, sadece gözlerin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu sorguluyorsunuz.

Kitapta geçen "körlük" ün aslına bakıldığında insanlığın körelmesinden doğan körleşme. İnsanlığın görmez olması, bencilleşmesi ve duyarsızlaşması körelmenin nedenlerinden.

Körlük sayesinde, güvensiz ortamın doğal sonucu olarak da toplumda kaos, yıkım ve ölümler meydana geliyor. Thomas Hobbes 'in dediği gibi, “insan insanın kurdudur sözü doğruluğunu en acımasız şekilde kanıtlıyor bu kitapta…

İyilik daima en kolay yapılan şeydir; zor olan ise kötülüktür.

İnsanlar kendi çıkarları uğruna her şeyi yapabilirler; kör olmaları bunlara hiçbir engel teşkil etmez, etmiyor da... Gücü kim elinde bulunduruyorsa acımasızca zayıf olanın ağzından lokmayı nasıl aldığına şahit oluyoruz.  Öyle bir acımasızlaşılıyor ki, -geçmişte ve şimdiki zamanda da olduğu gibi- kadınlara tecavüz ediliyor ve hatta öldürülüyor. Zayıflar neden her dem ezilmeye, dışlanmaya ve ölüme mahkûm oluyor? Neden kadınlar? İnsanlar kör olmuş da olsalar neden bu kadar kötü olabilir soruları aklını yiyip bitiriyor kitabın sonuna dek. Neden?

Yazarın dediği gibi, “ aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktır”

İnsanoğlu körleşti çünkü artık güzellikleri göremiyor sadece bakıyor.İnsanoğlu nankörleşti çünkü hiçbir şeyin değerini bilemiyor. Aşkın, sevginin, değer görmenin, değer bilmenin, merhametin, hoşgörünün, vefakârlığın, fedakârlığın yani kısaca insana bahşedilen duyguların değerini anlayamayacak kadar körleşti ve yaşamın değerinden habersiz öylece sürüklenip gidiyor... Oysaki bir açsa gözlerini, birazcık da olsa bakışlarını kendi içine döndürme cesareti gösterse işte o zaman yaşamın değerini, duyguların değerini, insan olmanın güzelliğini çözüp kendi varoluşunu gerçekleştirebilir.

Karanlığın ne olduğunu bilmeyen aydınlığın anlamını anlayamaz.  Işığın ne kadar anlamlı bir şey olduğunu keşfedebilmek için karanlığın ne olduğunu deneyimlemek gerekir. Bunun için tek yapmaları gereken sadece gözlerini açmaları ve körlüklerini fark edip buna bir son vermeleri...

Düşününce bu dünyada mutlak anlamda sahip olduğumuz hiçbir şey yok. Genel ruh halimiz sürekli ve yavaş yavaş körleşmenin karanlık iklimlerine doğru gidiyor.  Hiçbir duyguyu tamamen özümseyerek yaşayamıyoruz. Bütün ilişkiler yüzeyel… Aslında yeteri kadar duyguya sahibiz ama onları ifade etmeye korkuyoruz ya da bir zayıflık olarak görüyoruz. Sonuç olarak duygularımızı yavaş yavaş yitiriyoruz. Yani kısaca onları köreltiyoruz. Duygular olmadan yaşayabilir mi insan? Aslında yaşamıyoruz sadece yaşadığımızı sanıyoruz. İnsani olarak kendi aklımızla yarattığımız canavarlar haline dönüşüyoruz. Aslında insanoğlu özünde hümanist bir varlıktır. Ama özümüzü görmeyi unutalı çok oldu. Köleleştik, körleştik.

Kitabın son sayfasındaki alıntıyı buraya bırakıp yazımı bitiriyorum.

"Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, gören körler mi, gördüğü hâlde görmeyen körler"

24 Şubat 2022 Perşembe

FREUD- PSİKANALİZ ÜZERİNE


“ İnsanlar vardır, hayatlarındaki aynı tepkileri düzeltmeye başvurmadan, kendilerine zarar vereceklerini önemsemeden yineleyip dururlar ya da amansız bir yazgının yakalarını bırakmadığı duygusunu yaşarlar; oysa titiz bir inceleme gösterir ki, ilgili yazgıyı bilmeden başlarına saran kendilerinden başkaları değildir.”


 Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud 5 Mayıs 1856 tarihinde küçük burjuva bir Yahudi ailede dünyaya gelmiştir. Freud, babasının ikinci evliliğinden doğan ilk çocuktur. Çocukluğunun büyük bir bölümünü Viyana’nın Yahudi gettosunun küçük mahallelerinde geçirmiştir. Aile içerisinde küçük yaşta farklı bir çocuk olduğu anlaşıldığı için annesi ve babası tarafından hep el üstünde tutulmuştur.


1873’te Gymnasium’dan başarıyla mezun olduktan sonra Viyana Üniversitesi’ne yazılmıştır. Felsefe ve bilim dersleri almıştır ama ne olacağına dair bir kararsızlık içindedir.  O zamanlar bilim ve tıp alanında dünyaca ünlü bir fakülte olan Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gitmeye karar verir. Doktor olacaktır ama alan olarak neyi seçeceğine dair kararsızdır ta ki Josef Breuer’le tanışana kadar. Breuer’le çalışmaları,  ona psikanalize giden yolu açmıştır. 1885 yılında ünlü bir Fransız nörolog olan Jean-Martin Charcot’yla  Nöroanatomi öğrencisi olarak çalışmak için Paris’e giden Freud, Viyana’ya döndüğünde bir muayenehane açarak Nörolog olarak çalışmaya başlamıştır. Ona gelen hastaların bir kısmı gerçek nörolojik hastalıklara sahipken büyük bir çoğunluğu fizyolojik bir temeli olmayan nevrozlardan şikâyetçidir.  Freud’un, uyguladığı iki yöntemi vardı: Elektroterapi ve düzenli rejimin uygulandığı Weir Mitchell sistemi. Bu iki yöntem de Freud’un çok da aklına yatmaz ve daha etkin bir tedaviler arayışına gider. Freud,  Breuer’den    Bertha Pappenheim’a uyguladığı duygusal boşaltma yöntemini dinlemiştir. 1887 yılı sonunda kendisi de bu yöntemi uygulama yoluna gider.  Bu yöntemde hastalar hipnotize edilerek trans halindeyken belirtilerin ortaya ilk çıktığı aşamaları hatırlamaları istenir. Hipnoz altında bir anlamda ipuçlarından yola çıkarak parçaları birleştirme yoluna gidilir. Bir dedektif gibi ipuçlarının yolunu takip eder Freud.  Ne yazık ki bazı durumlar nedeniyle her hastayı hipnotize edemez. Hatta ortadan kaldırılan belirtiler bir müddet sonra tekrar ortaya çıktığını görür. Freud, hipnoz yöntemini askıya alarak serbest çağrışım yöntemini kullanmaya başlar.


Freud, Psikanalize Giriş Seminerleri’nin 29. dersinde düş kuramının psikanalizin tarihçesinde özel bir yer içerdiğini ve tarih de bir dönüm noktası oluşturduğunu belirtir. Psikotik bir öznenin düşteymişçesine yaşadığını saptar. Psikozda abartmaların ve yanılsamaların bulunmasının yanı sıra arzuyu gerçekleştirmek için dış gerçeklikten de vazgeçildiğini, hastalık belirtilerinin sönmesi durumunda da öznenin geçmiş yaşantılarını bir düş görmüşçesine anlattığını görür. Düşü göreni, açık düşün izleniminden özgün kılmaya, dikkatini düş içeriğinin bütününden alıp tek tek parçalarına yöneltmeye ve bu parçalardan her biriyle ilgili olarak aklına gelen çağrışımları bildirmeye davet edilir, parçalardan her birini göz önünde tuttuğunda kendisinde ne gibi çağrışımlar uyandığını açıklaması istenir. Önceki günden kalan anı kalıntıları ve imaların peşine düştük mü, çokluk bir anda, hayli uzaklara kaymış düş dünyasından çıkıp kendimizi hastanın gerçek yaşamında bulabiliriz. Hastadan düş içeriğindeki açık seçikliği ve duygusal gücüyle dikkatini çeken öğelerle ilgili olarak çağrışımlara daha kolay ulaşır. Ama hasta gelen çağrışımları açığa vurmadan şöyle de tepki verebilir: Bu çağrışımların düşle uzaktan yakından ilgisi olmadığını hatta aklına geldiği için söylediğini belirtir.


1896 yılında babasının ölümü ile kendi kendini çözümleme yoluna başvuran Freud, kendi teorisini, psikanalizi geliştirmeye başlar.  Kendi kendini analiz ederken kullandığı rüyaların çoğunu “Rüyaların Yorumu”  kitabında yazmıştır. Bu analiz sonucunda, Oedipus Kompleksini öne sürmüştür.  Bu kompleks psikoseksüel gelişim kuramının ‘Fallik’ döneminde ortaya çıkar. Erkek çocuğun anneye aşırı düşkün olup, babanın yerini alma isteği içinde olması durumudur. Elektra Kompleksi ise kız çocuğun babaya aşırı düşkün olup, annenin yerini alma isteği içinde olmasıdır. Cinsel çatışmaların ortaya çıkardığı karmaşıklıklar bebeklik ve çocukluktaki duygusal değişimlere ışık tutmuştur.  Rüyaları yorumlamak ve daha iyi anlamak için yeni yöntemler geliştirmiş ve bilinçdışının çeşitli oluşumlarını kendi icat ettiği terimlerle açıklama yoluna gitmiştir. Ve böylece modern psikoterapinin öncüsü olan psikanaliz yöntemini geliştirmiştir.


Psikanaliz, insanlardaki çocukluk yıllarına dair unutkanlığı ortadan kaldırmıştır.


Avusturya’nın işgal edilmesi sonucunda Nazi zulmünden kaçmak zorunda kalan diğer bilim adamları gibi Viyana’dan ayrılarak Paris’e oradan da İngiltere’ye gitmek zorunda kalmıştır ve Freud,  geride birçok eser ve çığır açan düşünceler bırakarak 1939’da Londra’da hayata gözlerini yummuştur.


 Bu kitap, Freud’un 1915-1917 yılları arasında geniş bir dinleyici kitlesine vermiş olduğu temel psikanaliz konferansları üzerinden kaleme aldığı son araştırmalarını ve bulgularını içeriyor. Freud bu eseri ile o zamanlarda daha henüz yeni bir alan olan psikanalize ilgi göstereceğini beklediği “aydınlar topluluğuna” yönelmiştir. Kendisinin de aktardığı gibi bu derslerde, sadelik, tamlık ve bütünlük görünümü uyandıracak diye özverilerde bulunmaktan kaçınmak, sorunları bütün çıplaklığıyla ortaya koymak, boşlukları ve güven duygusu uyandırmayan noktaları yadsımamak başlıca amacı olmuştur. Psikanaliz Üzerine Yeni Araştırmalar ve Bulgular, Freudcu analiz konusunda bilinmesi gereken temel ve özlü bilgiler içermesi bakımından vazgeçilmez değerde bir anahtar kitap olma özelliği taşımaktadır.

! Zavallı Ben’in durumu daha da kötüdür, aynı zamanda sert tabiatlı üç efendiye birden hizmet etmek durumundadır, onların istek ve taleplerini birbirleriyle bağdaştırmaya çalışır. İlgili üç zorba bey de dış dünya, Üst-ben ve Es’ten oluşur.
! … belli deneyimler edinmemiş hiç kimse psikanaliz konusunda konuşma hakkına sahip değildir.
! Düş konusunda bizim bir şey öğrenmemizi sağlayan düş değil, düşün yorumudur.
! Kendini disiplin altına almak, kişiyi hasta yapar.
! …düş bir isteğin gerçekleştirilmesi amacına yönelik bir denemedir.



 



13 Haziran 2020 Cumartesi

KENDİME DÜŞÜNCELER - MARCUS AURELİUS

“Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma, öyle biri ol.”
M.S. 121. yılında yaşamış olan Stoacı Roma İmparatoru Marcus  Aurelius'un eski  Yunanca Koine diyalektiyle yazılmış olarak kaleme almış olduğu antik çağın en önemli eserlerinden biridir. İmparator Aurelius’un gösterişten uzak sade bir hayat düzenini kabul etmesiyle bir Stoacı olarak yaşadığı söyleniyor.

Filozof imparatorun evren, doğa, akıl, ölüm, yaşam ve insan üzerine tuttuğu notlarıdır. On iki kitaptan oluşuyor. Bu kitapların her birinde İmparator Aurelius, kendine özgü Stoacı görüşlerini, felsefesini ve kendi kişisel gelişimini destekleyen düşüncelerini aktarıyor. Roma Stoası’nın en ünlü temsilcileri Romalı Genç Seneca, Epiktetos ve İmparator Marcus Aurelius’tur. Stoacılar felsefeyi yaşayan bir canlı olarak görürler. Mantık, bu canlıların kemiklerini ve sinirlerini, Fizik etli bölgelerini, ahlaksa ruhunu oluşturduğunu düşünürler. Bunlardan birisi olmadan diğerleri görevlerini yerine getiremez olduğunu belirtirler.

Bu notlar yazarının hem kendi kendine verdiği öğütleri içermekte hem de insanlığa bir ders niteliği taşımaktadır. Kitap aslında Aurelius’un kendiyle ilgili düşüncelerini unutmamak için aldığı notlardan ibarettir. Marcus Aurelius, mutluluğun ve gerçek bir yönetimi kaynağının maddesel şeyler değil 'erdemli olmak' olduğunu savunan Stoacı filozof Epiktetos'un ahlak felsefesinin izinden giden, imparator vasfını yalnızca toplum yönetiminde değil, yaşamını ruhunu, bedenini yönetmekte kullanmış bir filozof hükümdardır. Roma'ya altın çağını yaşatan, bir imparatordur. Marcus Aurelius’un yaşadığı o dönemde, eserinin yazılmasından sonra Romalı hatiplerin pek çoğu ona “ philosophus” lakabını üzerine çok uygun olduğunu düşünmüşlerdir.

...hayatın amacına giden, kendi yönettiği yoldan sapmaz, bu yolda lekesiz, barışçıl, gerektiğinde kolaylıkla her şeyinden feragat ederek, kimsenin zorlaması olmadan ilerler.

İyilik, doğruluk, erdemlik, doğayla uyumlu yaşamak, öfkelenmemek, kontrollü olmak, vakti doğru kullanabilmek, kendine ve doğaya yararlı olabilmek, bulunduğu konumdan şikâyetçi olmamak, yaşamın önceliğini belirlemek, insanlığın varoluşu ile ilgili sorular ve daha birçok konu üzerinde durmuştur.

Mesela hekimler ansızın ortaya çıkabilecek durumlar için daima çalışma alet ve donanımlarının yanlarında bulundurur; bu yüzden sen de tanrıları ve insanları anlayabilmek için bilgilerini hazır tut diyor.

Epiktetos' un dediği gibi, " Bir cesedi sırtlanmış ufacık bir ruhsun sen"  Nedir bu telaşın, koşturman ve unutuşun...

Şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu yüzden geçmiş zamanda aynıdır ve yitip giden sadece bir
andır. Herhangi biri ne geçmişi ne de geleceği yitirmemiştir. Birinin sahip olmadığı şeyi, herhangi birisi nasıl söküp alabilir ondan? Bu yüzden şu iki şeyin unutulmaması gerekir: İlki, ezelden beri her şey aynıdır, hep aynı döngülerdir tekrarlanan ve hiçbiri farklı değildir; herhangi biri, yüz ya da iki yüzyılda, ya da sonsuzlukta hep aynı şeyleri görür. İkincisi, bir kişi çok uzun yaşasa da çok kısa yaşasa da aynı şeyi yitirir. Bu da şimdiki zamandır ve insan sadece bundan mahrum olabilir; nihayetinde insan yalnızca buna sahiptir ve hiç kimse sahip olmadığı şeyi yitiremez.Yüzyıllar önce yaşamış olan Aurelius’un yazdıklarının hala geçerliliğini koruması dünyanın hala aynı yer olduğunun kanıtı değil mi? Zamanın kendini eskitmeden öylece durabilmesi, her şeyin bir tekrardan ibaret olduğunu göstermiyor mu?

Eskiçağ tarihine ait olan ama bu çağın ve gelecek çağlar içinde en önemli felsefi metinlerinden birisi olduğunu düşünüyorum. Epiktetos, Epikuros, Herakleitos, Hesiodos, Heredotos  gibi filozofların etkilerinin de görüldüğü ve sık sık Yunan mitolojisinden örneklerinde olduğu eşsiz bir eser.

 Kitapta, zihninizi meşgul eden tüm sorulara cevaplar bulamayabilirsiniz ama en azından içinize bir mum yakmasına izin vermeyi deneyin! Herhangi bir şey yapmak sana zor geldiğinde,  bunu yetersizliğine verme; insanoğlunun yapabileceği bir şeyse sen de yapabilirsin.

Hayat seni bazen uçurumun kenarına getirir ve bırakır; işte orası kendinle hesaplaşma vaktidir. Yaşamın senin için amacını sorgularsın. İşte böyle anlarda İmparator Aurelius şu cümlelerine tutunabilirsin.  
Mutlu bir yaşam sürmek için çok şeye ihtiyacın yok,  diyalektikte ve doğa biliminde hünerli olma umudunu kaybetmiş olsan bile özgür, alçakgönüllü, toplumsal ve tanrıya boyun eğen birisi olman yeterlidir. 
Yaşama sanatı, bir dansçınınkinden çok bir güreşçinin sanatına benzer. Savunmaya dikkat etmeli, öngörülemeyen saldırılar karşısında bile sağlam durup devrilmemeli. 
Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma. 
Başka birini ruhundakileri izleyip anlamadığı için bedbaht olana pek sıkı rastlanmaz; fakat kendi ruhunu yakından takip etmeyenlerin bedbaht  olması kaçınılmazdır"

 İçini kaz. İyinin kaynağı içindedir ve sen kazdıkça fışkırmaya hazırdır.

Akıl gözünü kapatmış kişi kördür.

Yüzyıllar öncesinden yazılmış bir başucu kitabıdır  “Kendime Düşünceler”

Kütüphanenizde mutlaka olması gereken kitaplardan birisi…

 






15 Ekim 2019 Salı

YAZI VE ÖLÜM - ANDRE GREEN


Ruhsal yaşam ile yazı arasında ayrım yapılabilir mi?"
André Green, burada bir yandan yüceltme ile ölüm dürtüsü öte yandan bellek ve yineleme arasındaki ilişkileri masaya yatırıyor.

Edebiyat, zihinsel uğraşlarının hakiki nesnesi olan ruhiçi gerçekliklerinden bir şeyler iletmeyi denemek için bir araçtır. Syf.26

Proust, Conrad ve James yazarların her biri için , "bilinç" bir keşif ve bir meydan okuma değeri taşır.

Proust öncelikli bir yazardır ama yazısı ne istiyor? Ruhsal yaşamının derinliklerinden bir şeyleri geri getirmek istiyor. Bu cümle ise şu soruyu doğuruyor ," ruhsal yaşam ile yazı arasında ayrım yapılabilir mi?"

Bilimin nesnesi fiziksel gerçeklikse, sanatın nesnesi de ruhsal gerçekliktir. Mesela ressamları ele alalım, ressam resim tarafından ele geçirilmiştir, aradı şey ise ruhun oluşturduğu renk ve desendir.

Psikanalist kendini her şeyi bilen ermişten çok, yazarın seslendiği anonim okur tarafına yerleştirir. Ruhsal yaşamının hakkında ne biliyoruz? Sevgili Green'e  göre, ruhsallık edebiyatı içine alır, tersi değil. Her yazar, aşkın bir işlevin taşıyıcısı olduğu ve bunun yazısından kaynaklandığı fikrine sahiptir. Bir yetenek midir söz konusu olan yoksa başka bir şey mi? Önemi yok.

Yazmak, bizi çok uzaklara sürükleyebilecek özel bir ruhsal işleyiştir.

" Aşırı istilacı duyguları yazıya dönüştürmeden önce uzun bir kuluçka dönemi zorunludur. Hiçbir şey kaybolmaz" der Henry. Bu bekleyiş, anıları sanatsal malzemeye başka bir deyişle yazıya dönüştürecek olan uzun bir mayalanma bekleyişidir.

Bonnard'ın dediği gibi mesele hayatı resmetmek değil, resme hayat vermektir.
 Green göre edebiyatın gösterdiği şey şudur: Yazı, yazıyı her tarafından aşan bir ruhsal gerçekliğin sancılar içinde doğurduğu çocuktur ve mesele - yazının gerek söyledikleri gerekse de söylemedikleri arasından- o " yazılamaz" olan şeyin ne olabileceğine ilişkin belirsiz bir kavrayış edinmektir.

Yazar, sözcüklerin ifade edemeyeceği bir ruhsal gerçekliği düşler...

Yazarları ölüm çalışmaya dalmışken yakalamış değil; yapıtları yaşamın şarkısını söylüyor bile olsa, önemli bir ölümcül boyut taşıyor.

En derin tekilliğimizin parçası olmakla birlikte, bizi insanlığa ait genel bilgi yapıya bağlayan şey olan bu ruhsal içeriği canlandırabilmemizi sağlayabilecek tek şey zihindir. Bununla birlikte her şeyi yok etmesi mümkün olan da yine zihindir.

Bir anlamda belleği zenginleştiren şeyin zamanın geçişi olduğu söylenebilir. Ama artık zamandan söz etmemek gerekiyor. Proust tam da bütün bunların ancak zamanın dışında var olabileceğini söylüyor. Julia Kristeva'nin gördüğü gibi. ," zamanın geçişi derken zamanın kendisinden söz etmiyorum zamanın geçtiğinde olup bitenden söz ediyorum." 

Conrad için yazı, deniz üzerindeki yaşamın yeniden inşasıdır, denizin hareketidir. Deniz, yazıdır. Başta karısıyla aşkı olmak üzere Conrad'ın aşkları hiçbir zaman mutlu aşklar olmamıştır.

Conrad histerik yapıya sahip birisidir. Karısı yineleyen bir senaryosunu özellikle şöyle anlatıyor: Conrad davetlilerinin gelişini gözlemek için pencereye çıkar ve geldiklerini görür görmez koşarak yatağa girerdi.

Hikâyeler aracılığıyla, Yunanlılar kendi aralarında şöyle diyor: " bu işin bir anlamı var", ama bunun anlamı olduğunu söylemek, buna bir gerçekliğe inanıldığı gibi inanmak gerektiği anlamına gelmiyor. Yunan tanrılarının ölümsüz olmaları dışında her açıdan insanlar gibi olmaları arasında bir bağ kurmak gerekiyor.

Yunan trajedilerinde aşk daha karmaşık çünkü insanlar aşka katıldıkları zaman aşka kapılıp yollarını kaybettikleri zaman altından tanrılar çıkıyor. Phaedra'ya, Medes ya bakın …


 Hristiyan olmayan bir bakış açısı benimsemeye çalıştığınız zaman, arzuyu tamamen cinsellik tarafına aşkı da cinsellikten farklı olduğu varsayılan duyguların tarafına koyamayız. Ares'in ve Afrodit'in aşkları...

Euripides’in Herakles’in Deliliği piyesinde, Herakles’in neden deli olduğu anlaşılmaz, ama sonra bir an gelir düşmanlarını öldüren Herakles kutsal bir ırmak olan İsmenos’un sularını kızıla boyayacağını söyler ve bu vahim bir hatadır. Ne isterseniz yapın ama kutsal olana işinize bulaştırmayın.

Apollon'un  Kassandra'ya  verdiği ceza hakikati  söylediğin halde kimsenin ona inanmaması cezasını vermiş. Kassandra hakikatin Bir kadının ağzından çıkmasının bedelini değil Apollon’un cezasının bedelini ödüyor. Apollon'un vaatte bulunmuş ama çoğu histeriğin yaptığı gibi son anda geri çekilmiştir.

Yunanların ve trajedinin bize öğrettiği şudur:  bir şeylerin olmasını istediğimiz gibi olmadığını dilediğimiz yönde gitmediğini ve soru hala ortada kalır "tıkanmaya neden olan nedir"

Üç dünya vardır: gerçekliğin dünyası fantazmatik dünya ve sanat tarafından yaratılan dünya ve biz son ikisine birinciye o olduğundan çok daha fazla inanırız. Freud'dan beri biliyoruz ki fantazmatik dünya maddi gerçekliğin karşısına çıkarılan şu ünlü ruhsal gerçekliktir. Sanat dünyasına gelince aslında kabul etmek gerekir ki diğer ikisinden hiçbirine indirgenemeyecek üçüncü bir dünyadır o.




5 Şubat 2019 Salı

GÖLGESİNDE - IRMAK ZİLELİ


Şu an bu kitap yorumunu Edith Piaf’ın o ruhu parçalara bölen, yerle bir eden sesini dinleyerek yazıyorum. Tıpkı hikâyedeki gibi, hikâyeyi okurken ruhumda oluşanlar gibi…
Kitap üç bölümden oluşuyor.
-Arayış
-Yürüyüş
-Giriş
Hikâyelerin ortak noktası psikolojik baskıyla oluşan şiddet! Bunu bize bir kadında, bir hayvanda ve de toplumsal cinsiyet meseleleriyle anlatıyor sevgili Irmak.
Kitabı okurken o kahramanlardan biri gibi düşmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Kimi zaman Leyla kimi zaman Nilgün, Ela, Aslı, Alev, Nuriye, Osman ve de yerde perişan bir şekilde yatan Zeliş oluyorsunuz.
“Arayış” bölümünde kahramanı Fikret’in eşinin bir anda ortadan kaybolmasıyla eve gelen polis memuruyla diyalogları bana Suç ve Ceza da Raskolnikov ‘u komiser Porfiry Petroviç’in psikolojik olarak sıkıştırmasına benzettim. Acaba dedim içimden “eşini mi öldürdü”...Orasını da anlatmayacağım siz de okuyun diye...

Hikâyedeki içsel konuşmalar en sevdiğim yerlerdi. Bazı kitap okuyucuları içsel konuşmaları pek sevmez ama benim en sevdiklerimdendi. İçsel konuşmaya bir örnek vereyim. “Şakayık, dediklerine göre yerinin değiştirilmesini sevmeyen bir çiçektir. Kökleri toprağın altında alabildiğince genişler, o yüzden dikerken öteki bitkilerle aralarına belli bir mesafe koymak gerekir. Rüzgârdan oradan oraya savrulan bir yaprak olmaktansa şakayık olmak daha güvenli. Fikret’i hep şakayık olduğunu düşünürüm” diyor Leyla.
İki insan evli bile olsalar kafalarındaki dünyanın çok farklı kapılara çıktığını ve karşı tarafın hiç bir zaman o kapılara bakıp empati yapıp keşfetmek istemediğini açık bir dille anlatıyor hikayede sevgili Irmak...

Leyla’nın dediği gibi elimin dokunuşlarını emanet olarak, güven verici olduklarını söyleyenlerden alıp uzatıyorum ve sımsıkı sıkıyorum cümlelerini Sevgili Zileli’nin...
Kahramanı Leyla’nın kağıt toplayıcısı Osman ile konuşmalarında şaşkınlığını gizleyemeyerek, okuruyla oyun oynayan yazarlara benzetmesi; bana hikayede de hayal ya da gerçek olup olmadığını düşündürdüğü anların olması “ içimden sevgili Irmak bizimle oyun mu oynuyorsun” dedirtirdi.” Bazı okur oyuna katılmakta direnir” Ben de gönüllü olarak zevkle oyuna katılmaya karar veriyorum. Her okuduğum kelimenin aklımın sınırlarını zorlamasını izliyorum ikinci bir göz gibi...


Hikâyenin kurgusunu çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Yazan ellerine, hisseden kalbine ve kurgulayan, düşünen aklına sağlık sevgili Irmak.


Alıntılarım 📚
” Unutmak” insanın bilerek yapacağı bir şey değil ki. Syf .51
...gözlerinizi kapatsanız da gerçeklerden kaçamazsınız. Syf.57
...zaman zaman hayatınızdaki insanların yerine geçip onlar gibi düşünmeye çalışın.Syf.91
...geçmişi geri döndürmenize gerek yok, çünkü o zaten burada. Geçmiş geçmişte değil, şimdi ve burada, aramızda. Syf. 109
Geçmişin gölgesindeki bir şimdi yanılgı değilse nedir?
Anlatıcı olmazsa hikâye de yok. Hatta gerçek diye bir şey de yok. Gerçek ancak anlatılırsa var. Syf.130
İnsan kendini asla  gerçekten göremez. Bunun için bir başkasına ihtiyacı var. Syf.133
...özünde her insan yalnızdır. Bunun farkında olmayanlar debelenip dururlar, kendilerine bir eş ararlar ya da bir grubun parçası olmaya çalışırlar. Syf.144
...hepimizin ruhunu sakatlamışlar.Syf.155
İç içe geçmek sana ölüm gibi geliyor, birinin içinde erirsen yok olmaktan, bir başkası senin içinde erirse mutasyona uğramaktan korkuyorsun. Syf.164
Okur olmakla yetinmeliydim. Peki ben ne yaptım? Dünyayı beş duyuyla hissetmenin cazibesine kapıldım.Syf.181
Gerçeğin de aslında birinin kurgusu olduğunu bir türlü anlamıyor insanlar. Syf.184
İnsan evliyken de kimseye ait hissetmeyebilir. İki yabancı olabilirsiniz pekâlâ. Bir ülkenin vatandaşı olmak ama oraya ait hissetmemek nasıl mümkün oluyorsa, öyle. Syf.202
Bazı kelimeler bazı insanların üzerinde emanet gibi durur. Syf.205
İnsan birine sahip olmadan da sevebilir onu. Syf.213
İnsanın kim olduğunu bilmesi sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Syf.215
İkinci bir göz herkes için gerekli. Bir yazarın okuru seçmesi gibi. Her okurun fikri önemli değildir ama bazılarının ne düşündüğünü bilmek ister.
İnsan ne acayip bir yaratık. Sevginin sahip çıkmakla değil, sahip olmakla ilgili olduğunu sanıyor.Syf.267
...insan bazen kendinden kaçtığı için sığınır birine.Syf.272
Hangisi daha özgür?
Bir bekleyene muhtaç olan mı, yoksa her an çekip gitme ihtimalini taşıyan mı? Syf.274
Hayat, öngörülemez bir şey, sadece insan değil. Syf.300
...bunca deneyimi bünyede tutup hem de onlar yokmuş gibi algılamak dünyayı. Ah bunu bir becerebilsem! Syf.303
Tanımadığım, hayatımda hiç görmediğim kişilerin acısını duyabilmeyi bana edebiyat öğretti. Syf.309
Özgür olmanın ama aynı anda da birine ya da bir şeye ait hissetmenin bir yolu yok mu? Syf.313


Gölgesinde
Everest Yayınları
335 sayfa

15 Mart 2018 Perşembe

Yalnızlığa Övgü - Ali Murat İrat



Bedenimi elliyorum Orfeo, bedenime dokunuyorum, görüyorum ama ruhum? Ruhum nerede? Ruhum var mı benim? Gerçekten ağlayıncaya dek, insan bir ruhu olup olmadığını bilmiyor Orfeo.#migueldeunamuno Sis adlı romanında böyle bahseder ruhtan...
Sevgili Ali Murat yalnızlıkla dokunur ruha ve “aşkı anlatan tek kelime yalnızlıktır” der. Ona göre yalnızlık; insanın kendine kavuştuğu ilk ve son kavşaktır ve yalnızlık hep ıhlamur çiçeği kokusudur. O kokuyu siz de hissedebiliyor musunuz? Geliyor mu oralara?
Yunan mitolojisinde, sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kahraman vardır adı Sisifos. Kayayı tam yukarı çıkardığı zaman kaya yuvarlanıp aşağı düşer ve bu ceza sonsuza kadar böyle devam eser. Sevgili İrat ’da yalnızlığı Sisifos gibi sırtına yüklenmiş, haykırıyor çığlık çığlığa...
Şirazlı Sadi şöyle der; “Konuşmak isterken susmak zorunda kalmak, susmak isterken konuşmak zorunda kalmak” Oysa Sevgili İrat sustuklarını yazmış tek tek, acıta acıta... Biliyordu ki, en büyük yıkıntılar ve en derin yaralar en güçlü görünüşlerin arkasında saklanır hep çünkü insanın sorduğu en zor sorular, kendine sorduğu sorulardır. Ve sadece aşk iyileştirebilir bütün yaraları...
Bu arada bu kitap hatırlayanlar için değil unutmayalar içindir.
Söylemek değil söylememekti bütün maharetimiz. Hep söyler gibi yaparak, söylemediklerimizle kendimizi kandırdık. Kırılmasın diye, kızmasın diye, kötü bir şey olmasın diye sonucuna katlanamayacağımız için söylemedik. Söylemediklerimizle bir yalnızlık evi kurduk kendimize...
Bir zamanlar yalnızca dokunmak bile yeterdi, karşıdaki insanı anlamak, sis bulutlarını yerle bir etmek için. Durup dururken dokunurduk birbirimize. Öpmek falan değil sadece dokunmak büyülü bir tılsımı vardı onda. Birbirimize dokunmayı ne zaman bıraktık biz? Sanki asırlar girdi araya eski zamanlar unutuldu. Ah bir dokunsalar ağlardık. Dokunmadılar, biz de ağlamayı unuttuk. Şimdilerde dokunduğumuz her şey kopup geliyor elimize. Sevgiyle dokunmayı, görmeyi, hissetmeyi unuttuk. Aşkla bakmak ise sadece masallarda kaldı. Artık yollar bizden önce gidiyor varmak istediğimiz yere. Eskiden yürür, kuşlarla göz göze gelir, çiçekleri koklar, insanlara dokunurduk kelime kelime ama şimdi durup sevmelere hiç zamanımız yok.
Can Yücel’in dediği gibi “en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir/birbirini anlamayan” anlayamadık, anlaşılamadık, konuştuk duyuramadık, seslendi duyamadık.
Ernest Gellner ‘Dil Ve Yalnızlık’ kitabında  “Birey, topladığı tecrübe parçalarından dünyayı görür, daha doğrusu, bu parçalardan bir dünya kurar” der. Oysa bizi anlayacak bir dilden yoksunuz. Neden o dili kitaplarda arıyoruz ömrümüzün sonuna kadar? Neden savrulmamak için bir yüreğe ihtiyacımız var?Bu varoluş insanın kendiyle baş başa kaldığı değil, başkalarıyla kavga ettiği bir yalnızlık mı?Neden hep eksik kalır bir yanımız? Ya kanıyoruz ya da hep susuyoruz.
Ayak uçlarımızdaki uyuşukluktan başlıyor yalnızlığımız. Sonra Bach’in senfonisini duyuyoruz içlerimizde ama dışarı taşıramıyoruz çünkü insanların soğukluğu tokat gibi çarpıyor yüzümüze. Oysa yüzümüz yok ki... Nerede kaybettik onu, bilen de yok.
“Şarkı söylemek zorunda kalacaksın ah zavallı ruhum” diyen Nietzsche’de çoktan ölmüş. Modern toplumun ehlîleştirilmiş bir toplama kampında yaşıyoruz. “Çalış” diyor birileri. Çalışmak umuttur, tutunmak için hayata... Öylece tutunuyoruz sabah 8 akşam 5-6’lara.
Sisifos gibi anlamsızlığa karşı yaşamı yenmek için denemeliyiz. Çizilmiş olan kadere inat denemekten vazgeçmemeliyiz. Var olduğumuzu göstermek için hiçliklerle yüklü olan o taşı tepeye çıkarmalıyız. Şairin dediği gibi “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek”
 Var mısınız?
Yoksa hala susmak zorunda mısınız?
O zaman bu kitabı okuyun...

4 Ağustos 2017 Cuma

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ - AHMET HAMDİ TANPINAR




Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Sahibinin en mahrem dostu olan saatler, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan, hülâsa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen yahut masasının üstünde, gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bitişiyle yaşayan saat, ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamaya ve düşünmeye alışır. Syf.15

Bazen düşünürüm, ne kadar garip mahlûkatlarız. Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız? Syf.29

Zannederim ki hep saatte kalıyor onun arkasındaki şeyleri ihmal ediyorsunuz. Saat bir vasıta, bir alettir. Mühim bir alettir. Terakki saatin tekâmülüyle başlar. İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri, onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı. Tabiattan koptu. Müstakil bir zamanı saymağa başladı. Syf.251

Hayri İrdal'ı bilir misiniz? Saatleri tanıdıktan sonra "ben artık bir başkasıyım” diyen Hamdi Tanpınar'dan başkası değildir. Hatta zamana meydan okuyan hikâyesiyle gerçekliği tepetaklak yapar. Zamanı sorgulamaktan öte parça parça saliselere ayırır ve onlardan kocaman bir hikâye yaratır. Sık sık kahramanına "Beni adam eden saatlerdir” dedirtir.

Türk toplumu olarak "Ahmet Hamdi Tanpınar " gibi bir yazara sahip olduğumuz için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın başarılı romanlarından biri olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde genel olarak modernleşme sürecinde zamana ayak uydurmaya çalışan toplumun trajikomik durumları anlatılıyor.
Kitap öyle hemen hızlıca okuyup geçeyim denilebilecek türden değil. Her cümlesi ayrı mana yüklü, eğlenceli fakat bir o kadar da düşündürücü… Çok akıcı mıydı derseniz, buna kesin bir hayır veya evet cevabı veremiyorum. Yer yer alıp götürebiliyor sizi ama bazen de durağan geçiyor. Kitabı okurken bazı bilmediğim kelimeler oldu ama dilin akıcılığıyla kaybolduğunu fark ettim. Ama bazı okurlar bu kelimeler yüzünden çok bırakıp yeniden başladık yorumları yapmışlar. Ben de bilmediğim bazı kelimelerin anlamlarını buldum.   

 Terkip: Birleşim, birleştirme, bir araya getirme
Teessür: Üzüntü 2.Duygulanım
Teessüs: Yerleşme, temelleşme, kökleşme
Telkin: Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama
Tefrika:Gazete veya dergilerde çıkan, birbirini tamamlayan yazılardan oluşan dizi 
Tekâmül: Olgunluk
Tekdir: Azarlama, paylama
Tekzip: Yalanlama
Terakki: İlerleme, yükselme
Temessül: Benzeşme
Tensikat: Bir iş yerinde kadro düzenlemeleri
Telakki: Anlayış 
Tenkit: Eleştirme, eleştiri
Terane: .Çok tekrarlandığından usanç verici bir durum alan söz

Hayri İrdal'ın anılarına çıktığımız bir yolculuk bu kitap... O yaşantısını anlatırken, hissettirmeden tarih de güzel bir gezintiye çıkarıyor bizi. Hayatı iniş ve çıkışlarla dolu Hayri İrdal'ı dinlerken çeşit çeşit insanlarla tanışıyorsunuz.
Hayatı hiç olmasını istediği gibi olmayan bir kahramanın başına gelen hadiseleri kendiliğinden unutamadığını, onları unutturan, düşünmesini hafifleten diğer hadiselerle dolu bir hayatı anlatıyor. "Sabır, insanoğlunun tek kalesidir" dedirtir kahramanına Tanpınar...

 Kahramanımızın hayatına Halit Ayarcı'ın girmesiyle, modern düşünce ve girişimleriyle Hayri İrdal'ı yerinde saydığı geleneksel hayatın içerisinden çekip çıkartıyor. Onu Saatleri Ayarlama Enstitüsünde hayal edemeyeceği itibara ve zenginliğe kavuşturuyor. Bu noktada toplum tarafından da sayılmaya başlıyor. Ona fakir, biçare, işe yaramaz diye bakanlar etrafında pervane oluyor. Ne acıdır ki bunların en başında da kendi ailesi geliyor. Bu defa zengin ama mutsuz, her şeyi yalan olan bir hayata yelken açıyor. Tamamen yalan, kandırmaca yoluyla topluma dayatılan yenilik ve modernlik adı altında kahramanımız kendi karanlığını görür. Yenilik ve modernlik olarak düşündüğü şeylerin aslında tamamen aldatıcı bir hayat olduğunun bilir ama düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz. Bu öyle bir hayat ki her şeyi elde ettiğini zannetse de aslında hiçbir şeyin kontrolü kendisinde değildir. Kendi kendine “Başkaları seni olduğu gibi görüyor da, sen kendini göremiyorsun! Birtakım miskince korkularda hapsoluyorsun” der  Syf.285

Kitabı okurken tebessüm ettiğim, gülümsediğim ve ağzımın açık kaldığı cümleler vardı. Bunlardan sadece birini yazmak istiyorum.
·         “Halbuki şimdi İstanbul’da böyle saatli jartiyer taşıyan binlerce hanım var. Dünyanın en zarif hareketleriyle yolda eteklerini kaldırıp saatlerine bakıyorlar”

      Ahmet Hamdi Tanpınar
     Saatleri Ayarlama Enstitüsü
     Dergah Yayınları
     Syf Sayısı.382









3 Ağustos 2017 Perşembe

YALNIZLAR İÇİN ÇOK ÖZEL BİR HİZMET - MURAT GÜLSOY




Yaln
ızlar İÇİN Çok Özel BİR HİZMET

Kitap sevgili Borges'e yazılan mektupla başlıyor.
Bu mektup aslında bir iç dökümü "birdenbire sana yazmak istedim" cümlesinden anlayabiliyorsunuz. Yazmak zaten başlı başına bir hesaplaşma, bağlandığın zincirleri kırmaya çalışma, Platon’un alegorisinde olduğu gibi mağarada gölgelere bakmaktansa, o gölgeleri oluşturan ışığa doğru gitme ama en çok da kendine gitme.

Tarihten bu yana, insanların bireysel olarak en büyük dertlerinden biri de yalnızlık değil mi? “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet ”in ana karakteri, uzun yıllar matematik dersi verdiği üniversiteden ayrılan, tekdüze bir yaşam sürmeye devam eden Mirat, sokakta bir broşüre denk geliyor. Mirat’ın başta çok anlam veremediği JANUS teknolojisini anlatan bu ilanla Mirat’ın hayatı yön değiştirmeye başlıyor. Hiç bir şeyin farkında olmadan yaşadığını öğrenmesiyle, içinde ona ait olmayan-ya da olan bir sesle her şeyi yeniden keşfetmeye başlıyor. Denizin kokusunu, ekmeğin sertliğini-yumuşaklığını çevresinde daha öncede var olan ama bakmadığı, görmediği,hissetmediği her şeyi daha net görebilmesi, hissedebilmesi ve en çok da kendini anlamaya çalışması.

Bedenini kaybetmiş zihinleri veri tabanında toplayan JANUS, isteyen “yalnızlara”, yalnızlıklarından kurtulmaları adına zihin transferi gerçekleştiriyor. Böylece “yalnızlar” artık yalnız kalmayarak, zihinlerindeki “yabancıyla” arkadaş oluyorlar.
"Çünkü yalnızlık insanın çevresiyle ilgili bir şey değildi. Yalnızlık insanın içindeki boşluğun büyüyüp onu yutmasıydı" diyor sevgili Gülsoy.
"Ölümden sonra yaşayabilmek için önce bu dünyada kişinin ölmesi gerekir; bu yüzden de kitaba eklenen her satır mezardan kaldırılan bir kürek topraktır aynı zamanda " cümlesiyle yazıyla ve ölümle kurduğu ilişki çok farklıydı diyerek sevgili Borges'in mezarından kürekle bir toprak alıp sonsuzluğun boşluğuna sevgiyle bırakıyor.

Demem o ki; “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” yalnızlığın sonsuz gibi görünen karanlık kuyusundan kurtulmak isteyenler için bir an önce kendisine bir ip uzatılmasını dileyen yalnızların, “keşke”ler eşliğinde okuyacağı, bir kitap...

Sevgili Gülsoy aklınıza ve yazan ellerinize sağlık…

Murat Gülsoy 
Can yayınları


Syf:204

17 Ekim 2016 Pazartesi

GECE GÜZELLİĞİ - ONUR CAYMAZ



"GECE GÜZELLİĞİ"
Onur Caymaz'ın  2010 çıkan dördüncü öykü kitabı "Gece Güzelliği"
Sevgili Caymaz, şiirden öyküye, romandan köşe yazısına, yazının her alanında kalemiyle konuşan yaratıcı bir yazar. Sanki onu yazmak ve hep yazmak için yaratmış Tanrı...
 "Ellerimin arasında işte hayat, kalemimin ucunda. Ne varsa bu kalemde var zaten" Syf 26
Hayatın içindeki saklı inceliklerin peşinde hep sevgili Caymaz...
Kahramanları hep tanıdık; her birinde senden, benden, ondan parçalar var.
Hikâyeler boyunca yeni cilalanmış eski bir ahşap kokusu, burun deliklerinize doluyor. O koku sizi hep takip ediyor. Biz mi onu bırakmak istemiyoruz? Yoksa o bizi mi bırakmak istemiyor?
Sevgili  Caymaz, Selim İleri’nin de dediği gibi şair olmasının imkânlarını kullanarak öyküsüne ayrı bir güç katabiliyor. Kitabı okuyanlar da oradaki bazı cümlelerin pekâlâ bir şiire dize olabileceğini göreceklerdir
Ara sıra kendine sesleniyor Caymaz "Sevgili yazar, bırak bu imgeleri; kahramanımız sadece camları kırmak istiyordu, sökmek bütün çivileri."Syf 109
Eser 15 kısa öykü ve sonda yer alan bir uzun öykü-novella'dan oluşuyor.
İlk "Küçük İkramlar" öyküsüyle başlıyor. Bu öyküde iki asırlık, nadide porselen fincanına hayat veriyor, adeta ruhundan bir ruh üflüyor. Deli dolu, şen şakrak Şukufe ile sus pus Leyla, ömürlerini bir vitrinde geçiren, artık tek kalmış
İki porselen fincandır. Sahipleri, güngörmüş yalı sahibi yaşlı hanımefendiyle her gün gerçekleştirdikleri kahve merasimi ise onların hayatındaki en önemli neşe kaynağıdır. Ancak bir gün içindeki bulundukları vitrinle birlikte satılmak zorunda kalırlar. Ve mavi çiçekli, zarif Şukufe, sevgili hanımından ayrılmak üzereyken hayatının kararını vermek zorunda kalır.

"Üvey..." Kendi içinde çok sayıda derinlik içeren, nispeten uzun olan bu öyküde, üvey anne elinde büyümek zorunda kalan güzel bir kızın, giderek kendi ayakları üstünde durma mücadelesine tanık oluyoruz; hikâyeyi anlatan, ona âşık bir adamın ağzından..
"Eşyanın canı var mıdır, canı acır mı?" diye soruyor. Asıl canımızı acıtanın göz penceremize yansıyıp ta göremediğimiz incelikli dünyaları fark ettiğimizde acıyor.

Sevgili  Caymaz’ın kitaptaki anı-öykülerinden birisi de “Dul Oteli”. Onun  yakından takip edenler, evliliklerinden birinin boşanmayla sonuçlandığını bilirler. “Sanki Yarın Nisan”da birkaç öyküde, “Yaz Tarifesi”nde ise bazı şiirlerde bunun sancıları anlatılır. Öykünün  kahraman, Caymaz’ın hayatından bu sebeplerden dolayı çıkmış gibi... “Vapur Dumanı”ndaki şu dizeler de sanki bir otel odasında o günlerden kalma, yazılmış gibi
“bu kış çok üşüdüm
elbet geçer, bahar olur bir şeyler
küçük oyuncaklar sanayi sitesi.
kırgınlıklar defilesindeki manken
babam için yine bir kaç satır düşürdüm
bir kadına tek  celsede yitik incelikler
hepsi bir vapur dumanı diyordum gelip geçer
ellerimi istasyondaki yaşlı adama uzatırken
iyi de bir vapur dumanı nereye gider…”

 “Eau de Cologne”, baştan sona  bana göre otobiyografik bir öykü. Sevgili Caymaz, babasını genç yaşta kaybetmiş. Yazdıklarının birçoğunda babasından izler var. Bu öyküde de, babasının kullandığı traş kolonyasının kokusunun yıllar sonra gelip onu bulmasını anlatıyor.
.
Kitaba dair birkaç öyküden bahsettim. Hepsini de anlatmayayım değil mi?

Altını çizdiklerimden;
📌Gece çoktan bitmiş, sabah yürüyordur camların kıyısına.
📌İncecik dudaklarının ortasına kan kesiği bırakır kuşlar, konuşurken acır, acıtır kelimeler.
📌Annesini düşünüyor geceleri, çocuklar, annelerin içinde büyürmüş.
📌Ulan en küçük iyilik bile fazla ulan bu insanlara, yaşasaydı Faik, altmış sene önceki gibi düşünür müydü acaba?
📌Dalgalar parkın dudaklarına varıyor, ıslatıp geri çekiliyor, iskelenin taşları kırılmış, kırık kirpikler, ay kesikleri.

 "küçük çiçekleri vardır unutmabeninin, mavidir."

Sevgili Caymaz
“ Hikâyeler; ipini kendi çekenlere, en çok da onlara.
Belki de hikâyelerimi hiç okumayacak olanlara.” diyor.



Sevgili Onur yüreğine sağlık...