5 Şubat 2019 Salı

GÖLGESİNDE - IRMAK ZİLELİ


Şu an bu kitap yorumunu Edith Piaf’ın o ruhu parçalara bölen, yerle bir eden sesini dinleyerek yazıyorum. Tıpkı hikâyedeki gibi, hikâyeyi okurken ruhumda oluşanlar gibi…
Kitap üç bölümden oluşuyor.
-Arayış
-Yürüyüş
-Giriş
Hikâyelerin ortak noktası psikolojik baskıyla oluşan şiddet! Bunu bize bir kadında, bir hayvanda ve de toplumsal cinsiyet meseleleriyle anlatıyor sevgili Irmak.
Kitabı okurken o kahramanlardan biri gibi düşmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Kimi zaman Leyla kimi zaman Nilgün, Ela, Aslı, Alev, Nuriye, Osman ve de yerde perişan bir şekilde yatan Zeliş oluyorsunuz.
“Arayış” bölümünde kahramanı Fikret’in eşinin bir anda ortadan kaybolmasıyla eve gelen polis memuruyla diyalogları bana Suç ve Ceza da Raskolnikov ‘u komiser Porfiry Petroviç’in psikolojik olarak sıkıştırmasına benzettim. Acaba dedim içimden “eşini mi öldürdü”...Orasını da anlatmayacağım siz de okuyun diye...

Hikâyedeki içsel konuşmalar en sevdiğim yerlerdi. Bazı kitap okuyucuları içsel konuşmaları pek sevmez ama benim en sevdiklerimdendi. İçsel konuşmaya bir örnek vereyim. “Şakayık, dediklerine göre yerinin değiştirilmesini sevmeyen bir çiçektir. Kökleri toprağın altında alabildiğince genişler, o yüzden dikerken öteki bitkilerle aralarına belli bir mesafe koymak gerekir. Rüzgârdan oradan oraya savrulan bir yaprak olmaktansa şakayık olmak daha güvenli. Fikret’i hep şakayık olduğunu düşünürüm” diyor Leyla.
İki insan evli bile olsalar kafalarındaki dünyanın çok farklı kapılara çıktığını ve karşı tarafın hiç bir zaman o kapılara bakıp empati yapıp keşfetmek istemediğini açık bir dille anlatıyor hikayede sevgili Irmak...

Leyla’nın dediği gibi elimin dokunuşlarını emanet olarak, güven verici olduklarını söyleyenlerden alıp uzatıyorum ve sımsıkı sıkıyorum cümlelerini Sevgili Zileli’nin...
Kahramanı Leyla’nın kağıt toplayıcısı Osman ile konuşmalarında şaşkınlığını gizleyemeyerek, okuruyla oyun oynayan yazarlara benzetmesi; bana hikayede de hayal ya da gerçek olup olmadığını düşündürdüğü anların olması “ içimden sevgili Irmak bizimle oyun mu oynuyorsun” dedirtirdi.” Bazı okur oyuna katılmakta direnir” Ben de gönüllü olarak zevkle oyuna katılmaya karar veriyorum. Her okuduğum kelimenin aklımın sınırlarını zorlamasını izliyorum ikinci bir göz gibi...


Hikâyenin kurgusunu çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Yazan ellerine, hisseden kalbine ve kurgulayan, düşünen aklına sağlık sevgili Irmak.


Alıntılarım 📚
” Unutmak” insanın bilerek yapacağı bir şey değil ki. Syf .51
...gözlerinizi kapatsanız da gerçeklerden kaçamazsınız. Syf.57
...zaman zaman hayatınızdaki insanların yerine geçip onlar gibi düşünmeye çalışın.Syf.91
...geçmişi geri döndürmenize gerek yok, çünkü o zaten burada. Geçmiş geçmişte değil, şimdi ve burada, aramızda. Syf. 109
Geçmişin gölgesindeki bir şimdi yanılgı değilse nedir?
Anlatıcı olmazsa hikâye de yok. Hatta gerçek diye bir şey de yok. Gerçek ancak anlatılırsa var. Syf.130
İnsan kendini asla  gerçekten göremez. Bunun için bir başkasına ihtiyacı var. Syf.133
...özünde her insan yalnızdır. Bunun farkında olmayanlar debelenip dururlar, kendilerine bir eş ararlar ya da bir grubun parçası olmaya çalışırlar. Syf.144
...hepimizin ruhunu sakatlamışlar.Syf.155
İç içe geçmek sana ölüm gibi geliyor, birinin içinde erirsen yok olmaktan, bir başkası senin içinde erirse mutasyona uğramaktan korkuyorsun. Syf.164
Okur olmakla yetinmeliydim. Peki ben ne yaptım? Dünyayı beş duyuyla hissetmenin cazibesine kapıldım.Syf.181
Gerçeğin de aslında birinin kurgusu olduğunu bir türlü anlamıyor insanlar. Syf.184
İnsan evliyken de kimseye ait hissetmeyebilir. İki yabancı olabilirsiniz pekâlâ. Bir ülkenin vatandaşı olmak ama oraya ait hissetmemek nasıl mümkün oluyorsa, öyle. Syf.202
Bazı kelimeler bazı insanların üzerinde emanet gibi durur. Syf.205
İnsan birine sahip olmadan da sevebilir onu. Syf.213
İnsanın kim olduğunu bilmesi sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Syf.215
İkinci bir göz herkes için gerekli. Bir yazarın okuru seçmesi gibi. Her okurun fikri önemli değildir ama bazılarının ne düşündüğünü bilmek ister.
İnsan ne acayip bir yaratık. Sevginin sahip çıkmakla değil, sahip olmakla ilgili olduğunu sanıyor.Syf.267
...insan bazen kendinden kaçtığı için sığınır birine.Syf.272
Hangisi daha özgür?
Bir bekleyene muhtaç olan mı, yoksa her an çekip gitme ihtimalini taşıyan mı? Syf.274
Hayat, öngörülemez bir şey, sadece insan değil. Syf.300
...bunca deneyimi bünyede tutup hem de onlar yokmuş gibi algılamak dünyayı. Ah bunu bir becerebilsem! Syf.303
Tanımadığım, hayatımda hiç görmediğim kişilerin acısını duyabilmeyi bana edebiyat öğretti. Syf.309
Özgür olmanın ama aynı anda da birine ya da bir şeye ait hissetmenin bir yolu yok mu? Syf.313


Gölgesinde
Everest Yayınları
335 sayfa

15 Mart 2018 Perşembe

Yalnızlığa Övgü - Ali Murat İrat



Bedenimi elliyorum Orfeo, bedenime dokunuyorum, görüyorum ama ruhum? Ruhum nerede? Ruhum var mı benim? Gerçekten ağlayıncaya dek, insan bir ruhu olup olmadığını bilmiyor Orfeo.#migueldeunamuno Sis adlı romanında böyle bahseder ruhtan...
Sevgili Ali Murat yalnızlıkla dokunur ruha ve “aşkı anlatan tek kelime yalnızlıktır” der. Ona göre yalnızlık; insanın kendine kavuştuğu ilk ve son kavşaktır ve yalnızlık hep ıhlamur çiçeği kokusudur. O kokuyu siz de hissedebiliyor musunuz? Geliyor mu oralara?
Yunan mitolojisinde, sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kahraman vardır adı Sisifos. Kayayı tam yukarı çıkardığı zaman kaya yuvarlanıp aşağı düşer ve bu ceza sonsuza kadar böyle devam eser. Sevgili İrat ’da yalnızlığı Sisifos gibi sırtına yüklenmiş, haykırıyor çığlık çığlığa...
Şirazlı Sadi şöyle der; “Konuşmak isterken susmak zorunda kalmak, susmak isterken konuşmak zorunda kalmak” Oysa Sevgili İrat sustuklarını yazmış tek tek, acıta acıta... Biliyordu ki, en büyük yıkıntılar ve en derin yaralar en güçlü görünüşlerin arkasında saklanır hep çünkü insanın sorduğu en zor sorular, kendine sorduğu sorulardır. Ve sadece aşk iyileştirebilir bütün yaraları...
Bu arada bu kitap hatırlayanlar için değil unutmayalar içindir.
Söylemek değil söylememekti bütün maharetimiz. Hep söyler gibi yaparak, söylemediklerimizle kendimizi kandırdık. Kırılmasın diye, kızmasın diye, kötü bir şey olmasın diye sonucuna katlanamayacağımız için söylemedik. Söylemediklerimizle bir yalnızlık evi kurduk kendimize...
Bir zamanlar yalnızca dokunmak bile yeterdi, karşıdaki insanı anlamak, sis bulutlarını yerle bir etmek için. Durup dururken dokunurduk birbirimize. Öpmek falan değil sadece dokunmak büyülü bir tılsımı vardı onda. Birbirimize dokunmayı ne zaman bıraktık biz? Sanki asırlar girdi araya eski zamanlar unutuldu. Ah bir dokunsalar ağlardık. Dokunmadılar, biz de ağlamayı unuttuk. Şimdilerde dokunduğumuz her şey kopup geliyor elimize. Sevgiyle dokunmayı, görmeyi, hissetmeyi unuttuk. Aşkla bakmak ise sadece masallarda kaldı. Artık yollar bizden önce gidiyor varmak istediğimiz yere. Eskiden yürür, kuşlarla göz göze gelir, çiçekleri koklar, insanlara dokunurduk kelime kelime ama şimdi durup sevmelere hiç zamanımız yok.
Can Yücel’in dediği gibi “en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir/birbirini anlamayan” anlayamadık, anlaşılamadık, konuştuk duyuramadık, seslendi duyamadık.
Ernest Gellner ‘Dil Ve Yalnızlık’ kitabında  “Birey, topladığı tecrübe parçalarından dünyayı görür, daha doğrusu, bu parçalardan bir dünya kurar” der. Oysa bizi anlayacak bir dilden yoksunuz. Neden o dili kitaplarda arıyoruz ömrümüzün sonuna kadar? Neden savrulmamak için bir yüreğe ihtiyacımız var?Bu varoluş insanın kendiyle baş başa kaldığı değil, başkalarıyla kavga ettiği bir yalnızlık mı?Neden hep eksik kalır bir yanımız? Ya kanıyoruz ya da hep susuyoruz.
Ayak uçlarımızdaki uyuşukluktan başlıyor yalnızlığımız. Sonra Bach’in senfonisini duyuyoruz içlerimizde ama dışarı taşıramıyoruz çünkü insanların soğukluğu tokat gibi çarpıyor yüzümüze. Oysa yüzümüz yok ki... Nerede kaybettik onu, bilen de yok.
“Şarkı söylemek zorunda kalacaksın ah zavallı ruhum” diyen Nietzsche’de çoktan ölmüş. Modern toplumun ehlîleştirilmiş bir toplama kampında yaşıyoruz. “Çalış” diyor birileri. Çalışmak umuttur, tutunmak için hayata... Öylece tutunuyoruz sabah 8 akşam 5-6’lara.
Sisifos gibi anlamsızlığa karşı yaşamı yenmek için denemeliyiz. Çizilmiş olan kadere inat denemekten vazgeçmemeliyiz. Var olduğumuzu göstermek için hiçliklerle yüklü olan o taşı tepeye çıkarmalıyız. Şairin dediği gibi “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek”
 Var mısınız?
Yoksa hala susmak zorunda mısınız?
O zaman bu kitabı okuyun...

18 Aralık 2017 Pazartesi

Sıfır - Onur Caymaz



Sevgili Caymaz’ın yedi yıllık emeğinin ürünü olan “Sıfır” romanı…
“Affet beni okur!  çünkü “anlatacaklarımdan korkuyorum. Eski dillerin türkülerini dinliyorum mezar taşlarından. Hayat hızla çürüyor”
Günlerin, iyi günlerin, kötü günlerin, âşık günlerin hepsinde dört adet sıfır vardır. Tamamlanmamış an. Yokluktan oluşan dört sıfır. Herostratos’da, Reşat’de, İlya’da, İlhami’de... Aslında olur gibi olanı ama olmayanı gösteren sıfır.
Zamanı, yaşayan her insana sona yaklaştığını anlatmak için yapılmış bir icattan başka bir şey değil. Bu icatçı bulan bir insan neden anları zamana bölmüş olabilir? Kendi kendine sona nasıl yaklaştığını görmek bir ızdırap değil mi?
Izdırapla yürümüştü yakacak olduğu o tapınağa Herostratos. Ustası Herakleitos  “ Evrende bir çatışma vardır ama en büyük savaş içimizdeki savaştır” demişti bin yıl önce. İçiyle savaşıyordu Herostratos her şeyi yakacak küle çevirecek o küllerin arasında kendi soluğunu kendine üfleyerek “Yıldızlı yaz geceleri bağışla bana Zeus” diyordu. Adını kocaman ama kendi gibi solgun, bitkin, saralı harflerle Artemis Tapınağı’nı yakan kişi olarak tarihe yazdıracaktı. Tanrı ona ‘ölümsüz bir ölü’ olarak kesecekti cezayı... Ustası Herakleitos’un dediği gibi “İnsan yaşam tarzından memnun değilse ya dünyayı ya da tarzını değiştirmelidir” Belki de Herostratos’ın yaptığı eylem buydu. Bir şeyleri değiştirmek istiyordu.
“Soru sormadan nasıl yaşar insan?” Soruları hep kendine soruyordu. Beni neden sevmiyorlar? Bir hastalıklı olduğum için mi? Kendi dışında başka biriyle savaştığını bilmiyor hiç kimse. ”Kimdi düşman? Neden savaşıyordu insan?”
Reşat’ın kendiyle savaştığı gibi bir şey değildi bu. Hastalıklı, eğrelti bir insan gibi duruyordu tapınağın merdivenlerinde, Reşat’ın babasızlığı. Hayata hep sıfırdı. Yetişemiyordu Reşat hiçbir şeye..
Gece,  yeleği yamalı, yaşlı bir Tanrı. Tahta masasına oturmuş, şarabını içerken günün doğmasını bekliyordu. Karanlığı hiç sevmedi Reşat, babasının kaybolduğundan ve annesini kanserden dolayı toprağın kollarına bıraktığı zamandan beri. “Toprağa değil, aslında suskunluğa gömülüdür ölüler, cevapsızlığa. Ölünce geride sorular kalır sadece. Bir daha hiç cevaplanmayacak ”der sevgili Caymaz. Bazen de teselli cümleleri fısıldar İlhami’nin kulağına “Dayan, acıyı unut” der. İlhami güç alır bu kelimelerden bir yandan da karısının, çocuğunun duru, tertemiz bakışları aydınlatır karanlığını...
Nerede saklanıyor insanın içindeki kayıp cümleler...
“Bazı insanlar hikâyesini yüzünde taşır” Yüzünde taşıyordu her şeyi Reşat. Yüzünün aynasından hikâye damlıyor, çizdiği kitap kapaklarındaki çizgilere...”Çocukluğunda büyük yaralar alan, hangi zafere uğrarsa yeniktir. Birini bağışlayacaksan mayıs ayını seç Reşat” diyordu sevgili Caymaz.
Unutma! İnsan, kendi içinde bile karanlıkta kalmış deniz feneridir Reşat.
Annesi yok onun. Annesini düşününce Ankara’nın çamurlu yollarında, hastaneye gittikleri minibüsler geliyor aklına. Annesizliğin kokusunu taşıyor. Annesi öldükten sonra bir günde büyüyüveriyor Reşat. Daha hiç bir şekilde çocuk olamayacağını anlıyor işte o zaman... Annesi şefkatin kadife kumaşı.
Sonra...
Herostratos ile Nazi Almanya’sı... Milyonlarca insan zırhlı vagonlarda titreyerek, gözleriyle geceyi delip geçiyordu. Bu vagona binerken aslında kendilerini insan sanıyorlar ama artık sadece bir rakamlar onlar ve onlar için her şey planlanmıştı.
Bir insan olmaktan çıkarılıp sadece bir numara olmak; nasıl korkunç bir gerçek olabilir ki? Genelevine kadar her şeyi düşünülmüş işkence şehirlerini, yan yana dizilmiş kurbanlarını bekleyen fırınları, isminin üstü çizilerek defterden düşülen o bireyleri...
Kocaman bir ah uzanıyor ölen bir bebeğin üstüne... Kimseler göremiyor ‘ah’dan damlayan süt damlalarını, bir annenin kısılan sesindeki feryadını...
Sırf Goethe’nin sevdiği, altında şiirler yazdığı için kesilmeyen ağaç kampta yaşananlara şahit olduğu için ağlıyor usul usul, damlaları Goethe’nin şiir yazan ellerine düşüyor. Goethe ağlıyor.
Homeros’un İlyada’sı sevgili Caymaz'ın İlya’sı,  tüm dünyanın orta yerinde tek başına bir ağaç gibi kalakalıyor. Hep savaş gördüğü için, hiçbir zaman çocuk olmadığı için her şeyi ancak savaşın sözcükleriyle anlatıyor. Tam anlamıyla bir hayal olmaktan çok insan olmayı özlüyor ve dünyada hiç bitmeyen bir savaşı insanlar arasından izliyor. Berlin Devlet Kütüphanesi’nin tozlu kitaplarla dolu raflarından... Dışarıdaki ölümün marşlarını, hiç bitmeyecek gibi duran iniltilerini işitiyor.
“Zaman sensin, sana bir sır vereyim” diyordu İlyada usulca omzuna dokunarak Herostratos’un.
“Biraz zaman geçsin her şeyi unutacaksın, biraz zaman geçsin, her şey seni unutacak; daima bil, yakında hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın”
“İkinci annemdi kalem. Gün ışığı bazen usulca sokulup içime doğru, gözlerini özlüyorum çocuk, derdi bana” diyor Caymaz.
Okura “Zor yaz ki okuyan da çektiğim zorlukları anlasın” diyor.
Anlıyorum ben çünkü çok yoruldum. Okumaktan değil yorgunluğum içinde yazılan cümleler ağırlığından...
“İçimde hep neden olduğunu bilmediğim bir deniz özlemi var. Yüzümü denizde, suyun yüzüne sürmenin mavi huzurunu duymak istiyorum” dedirtiyor kahramanına Caymaz
Kitabı elime alıp denize doğru koşmaya başlıyorum, güneş yükseliyor, yetişemiyor bana…
“Her şeysiz olabilir hayat ama şiirsiz olmamalı” sevgili okur. Şiir oku! Belki bir gün her şey geçmişin izini şiirle siler…
Nokta...

Yahudi halk şarkısı olmakla birlikte aynı zamanda özgürlük ve enternasyonal ayarında bir devrim şarkısıdır dinlediğiniz.
Toplama kamplarına gönderilen Yahudilerin söylediği şarkıdır.
Yıllarca esir kamplarına giden insanlar ufak bir umut kıpırtısıyla söylediler belki de bu şarkıyı…


4 Ağustos 2017 Cuma

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ - AHMET HAMDİ TANPINAR




Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Sahibinin en mahrem dostu olan saatler, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan, hülâsa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen yahut masasının üstünde, gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bitişiyle yaşayan saat, ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamaya ve düşünmeye alışır. Syf.15

Bazen düşünürüm, ne kadar garip mahlûkatlarız. Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız? Syf.29

Zannederim ki hep saatte kalıyor onun arkasındaki şeyleri ihmal ediyorsunuz. Saat bir vasıta, bir alettir. Mühim bir alettir. Terakki saatin tekâmülüyle başlar. İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri, onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı. Tabiattan koptu. Müstakil bir zamanı saymağa başladı. Syf.251

Hayri İrdal'ı bilir misiniz? Saatleri tanıdıktan sonra "ben artık bir başkasıyım” diyen Hamdi Tanpınar'dan başkası değildir. Hatta zamana meydan okuyan hikâyesiyle gerçekliği tepetaklak yapar. Zamanı sorgulamaktan öte parça parça saliselere ayırır ve onlardan kocaman bir hikâye yaratır. Sık sık kahramanına "Beni adam eden saatlerdir” dedirtir.

Türk toplumu olarak "Ahmet Hamdi Tanpınar " gibi bir yazara sahip olduğumuz için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın başarılı romanlarından biri olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde genel olarak modernleşme sürecinde zamana ayak uydurmaya çalışan toplumun trajikomik durumları anlatılıyor.
Kitap öyle hemen hızlıca okuyup geçeyim denilebilecek türden değil. Her cümlesi ayrı mana yüklü, eğlenceli fakat bir o kadar da düşündürücü… Çok akıcı mıydı derseniz, buna kesin bir hayır veya evet cevabı veremiyorum. Yer yer alıp götürebiliyor sizi ama bazen de durağan geçiyor. Kitabı okurken bazı bilmediğim kelimeler oldu ama dilin akıcılığıyla kaybolduğunu fark ettim. Ama bazı okurlar bu kelimeler yüzünden çok bırakıp yeniden başladık yorumları yapmışlar. Ben de bilmediğim bazı kelimelerin anlamlarını buldum.   

 Terkip: Birleşim, birleştirme, bir araya getirme
Teessür: Üzüntü 2.Duygulanım
Teessüs: Yerleşme, temelleşme, kökleşme
Telkin: Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama
Tefrika:Gazete veya dergilerde çıkan, birbirini tamamlayan yazılardan oluşan dizi 
Tekâmül: Olgunluk
Tekdir: Azarlama, paylama
Tekzip: Yalanlama
Terakki: İlerleme, yükselme
Temessül: Benzeşme
Tensikat: Bir iş yerinde kadro düzenlemeleri
Telakki: Anlayış 
Tenkit: Eleştirme, eleştiri
Terane: .Çok tekrarlandığından usanç verici bir durum alan söz

Hayri İrdal'ın anılarına çıktığımız bir yolculuk bu kitap... O yaşantısını anlatırken, hissettirmeden tarih de güzel bir gezintiye çıkarıyor bizi. Hayatı iniş ve çıkışlarla dolu Hayri İrdal'ı dinlerken çeşit çeşit insanlarla tanışıyorsunuz.
Hayatı hiç olmasını istediği gibi olmayan bir kahramanın başına gelen hadiseleri kendiliğinden unutamadığını, onları unutturan, düşünmesini hafifleten diğer hadiselerle dolu bir hayatı anlatıyor. "Sabır, insanoğlunun tek kalesidir" dedirtir kahramanına Tanpınar...

 Kahramanımızın hayatına Halit Ayarcı'ın girmesiyle, modern düşünce ve girişimleriyle Hayri İrdal'ı yerinde saydığı geleneksel hayatın içerisinden çekip çıkartıyor. Onu Saatleri Ayarlama Enstitüsünde hayal edemeyeceği itibara ve zenginliğe kavuşturuyor. Bu noktada toplum tarafından da sayılmaya başlıyor. Ona fakir, biçare, işe yaramaz diye bakanlar etrafında pervane oluyor. Ne acıdır ki bunların en başında da kendi ailesi geliyor. Bu defa zengin ama mutsuz, her şeyi yalan olan bir hayata yelken açıyor. Tamamen yalan, kandırmaca yoluyla topluma dayatılan yenilik ve modernlik adı altında kahramanımız kendi karanlığını görür. Yenilik ve modernlik olarak düşündüğü şeylerin aslında tamamen aldatıcı bir hayat olduğunun bilir ama düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz. Bu öyle bir hayat ki her şeyi elde ettiğini zannetse de aslında hiçbir şeyin kontrolü kendisinde değildir. Kendi kendine “Başkaları seni olduğu gibi görüyor da, sen kendini göremiyorsun! Birtakım miskince korkularda hapsoluyorsun” der  Syf.285

Kitabı okurken tebessüm ettiğim, gülümsediğim ve ağzımın açık kaldığı cümleler vardı. Bunlardan sadece birini yazmak istiyorum.
·         “Halbuki şimdi İstanbul’da böyle saatli jartiyer taşıyan binlerce hanım var. Dünyanın en zarif hareketleriyle yolda eteklerini kaldırıp saatlerine bakıyorlar”

      Ahmet Hamdi Tanpınar
     Saatleri Ayarlama Enstitüsü
     Dergah Yayınları
     Syf Sayısı.382









3 Ağustos 2017 Perşembe

YALNIZLAR İÇİN ÇOK ÖZEL BİR HİZMET - MURAT GÜLSOY




Yaln
ızlar İÇİN Çok Özel BİR HİZMET

Kitap sevgili Borges'e yazılan mektupla başlıyor.
Bu mektup aslında bir iç dökümü "birdenbire sana yazmak istedim" cümlesinden anlayabiliyorsunuz. Yazmak zaten başlı başına bir hesaplaşma, bağlandığın zincirleri kırmaya çalışma, Platon’un alegorisinde olduğu gibi mağarada gölgelere bakmaktansa, o gölgeleri oluşturan ışığa doğru gitme ama en çok da kendine gitme.

Tarihten bu yana, insanların bireysel olarak en büyük dertlerinden biri de yalnızlık değil mi? “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet ”in ana karakteri, uzun yıllar matematik dersi verdiği üniversiteden ayrılan, tekdüze bir yaşam sürmeye devam eden Mirat, sokakta bir broşüre denk geliyor. Mirat’ın başta çok anlam veremediği JANUS teknolojisini anlatan bu ilanla Mirat’ın hayatı yön değiştirmeye başlıyor. Hiç bir şeyin farkında olmadan yaşadığını öğrenmesiyle, içinde ona ait olmayan-ya da olan bir sesle her şeyi yeniden keşfetmeye başlıyor. Denizin kokusunu, ekmeğin sertliğini-yumuşaklığını çevresinde daha öncede var olan ama bakmadığı, görmediği,hissetmediği her şeyi daha net görebilmesi, hissedebilmesi ve en çok da kendini anlamaya çalışması.

Bedenini kaybetmiş zihinleri veri tabanında toplayan JANUS, isteyen “yalnızlara”, yalnızlıklarından kurtulmaları adına zihin transferi gerçekleştiriyor. Böylece “yalnızlar” artık yalnız kalmayarak, zihinlerindeki “yabancıyla” arkadaş oluyorlar.
"Çünkü yalnızlık insanın çevresiyle ilgili bir şey değildi. Yalnızlık insanın içindeki boşluğun büyüyüp onu yutmasıydı" diyor sevgili Gülsoy.
"Ölümden sonra yaşayabilmek için önce bu dünyada kişinin ölmesi gerekir; bu yüzden de kitaba eklenen her satır mezardan kaldırılan bir kürek topraktır aynı zamanda " cümlesiyle yazıyla ve ölümle kurduğu ilişki çok farklıydı diyerek sevgili Borges'in mezarından kürekle bir toprak alıp sonsuzluğun boşluğuna sevgiyle bırakıyor.

Demem o ki; “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” yalnızlığın sonsuz gibi görünen karanlık kuyusundan kurtulmak isteyenler için bir an önce kendisine bir ip uzatılmasını dileyen yalnızların, “keşke”ler eşliğinde okuyacağı, bir kitap...

Sevgili Gülsoy aklınıza ve yazan ellerinize sağlık…

Murat Gülsoy 
Can yayınları


Syf:204

17 Ekim 2016 Pazartesi

GECE GÜZELLİĞİ - ONUR CAYMAZ



"GECE GÜZELLİĞİ"
Onur Caymaz'ın  2010 çıkan dördüncü öykü kitabı "Gece Güzelliği"
Sevgili Caymaz, şiirden öyküye, romandan köşe yazısına, yazının her alanında kalemiyle konuşan yaratıcı bir yazar. Sanki onu yazmak ve hep yazmak için yaratmış Tanrı...
 "Ellerimin arasında işte hayat, kalemimin ucunda. Ne varsa bu kalemde var zaten" Syf 26
Hayatın içindeki saklı inceliklerin peşinde hep sevgili Caymaz...
Kahramanları hep tanıdık; her birinde senden, benden, ondan parçalar var.
Hikâyeler boyunca yeni cilalanmış eski bir ahşap kokusu, burun deliklerinize doluyor. O koku sizi hep takip ediyor. Biz mi onu bırakmak istemiyoruz? Yoksa o bizi mi bırakmak istemiyor?
Sevgili  Caymaz, Selim İleri’nin de dediği gibi şair olmasının imkânlarını kullanarak öyküsüne ayrı bir güç katabiliyor. Kitabı okuyanlar da oradaki bazı cümlelerin pekâlâ bir şiire dize olabileceğini göreceklerdir
Ara sıra kendine sesleniyor Caymaz "Sevgili yazar, bırak bu imgeleri; kahramanımız sadece camları kırmak istiyordu, sökmek bütün çivileri."Syf 109
Eser 15 kısa öykü ve sonda yer alan bir uzun öykü-novella'dan oluşuyor.
İlk "Küçük İkramlar" öyküsüyle başlıyor. Bu öyküde iki asırlık, nadide porselen fincanına hayat veriyor, adeta ruhundan bir ruh üflüyor. Deli dolu, şen şakrak Şukufe ile sus pus Leyla, ömürlerini bir vitrinde geçiren, artık tek kalmış
İki porselen fincandır. Sahipleri, güngörmüş yalı sahibi yaşlı hanımefendiyle her gün gerçekleştirdikleri kahve merasimi ise onların hayatındaki en önemli neşe kaynağıdır. Ancak bir gün içindeki bulundukları vitrinle birlikte satılmak zorunda kalırlar. Ve mavi çiçekli, zarif Şukufe, sevgili hanımından ayrılmak üzereyken hayatının kararını vermek zorunda kalır.

"Üvey..." Kendi içinde çok sayıda derinlik içeren, nispeten uzun olan bu öyküde, üvey anne elinde büyümek zorunda kalan güzel bir kızın, giderek kendi ayakları üstünde durma mücadelesine tanık oluyoruz; hikâyeyi anlatan, ona âşık bir adamın ağzından..
"Eşyanın canı var mıdır, canı acır mı?" diye soruyor. Asıl canımızı acıtanın göz penceremize yansıyıp ta göremediğimiz incelikli dünyaları fark ettiğimizde acıyor.

Sevgili  Caymaz’ın kitaptaki anı-öykülerinden birisi de “Dul Oteli”. Onun  yakından takip edenler, evliliklerinden birinin boşanmayla sonuçlandığını bilirler. “Sanki Yarın Nisan”da birkaç öyküde, “Yaz Tarifesi”nde ise bazı şiirlerde bunun sancıları anlatılır. Öykünün  kahraman, Caymaz’ın hayatından bu sebeplerden dolayı çıkmış gibi... “Vapur Dumanı”ndaki şu dizeler de sanki bir otel odasında o günlerden kalma, yazılmış gibi
“bu kış çok üşüdüm
elbet geçer, bahar olur bir şeyler
küçük oyuncaklar sanayi sitesi.
kırgınlıklar defilesindeki manken
babam için yine bir kaç satır düşürdüm
bir kadına tek  celsede yitik incelikler
hepsi bir vapur dumanı diyordum gelip geçer
ellerimi istasyondaki yaşlı adama uzatırken
iyi de bir vapur dumanı nereye gider…”

 “Eau de Cologne”, baştan sona  bana göre otobiyografik bir öykü. Sevgili Caymaz, babasını genç yaşta kaybetmiş. Yazdıklarının birçoğunda babasından izler var. Bu öyküde de, babasının kullandığı traş kolonyasının kokusunun yıllar sonra gelip onu bulmasını anlatıyor.
.
Kitaba dair birkaç öyküden bahsettim. Hepsini de anlatmayayım değil mi?

Altını çizdiklerimden;
📌Gece çoktan bitmiş, sabah yürüyordur camların kıyısına.
📌İncecik dudaklarının ortasına kan kesiği bırakır kuşlar, konuşurken acır, acıtır kelimeler.
📌Annesini düşünüyor geceleri, çocuklar, annelerin içinde büyürmüş.
📌Ulan en küçük iyilik bile fazla ulan bu insanlara, yaşasaydı Faik, altmış sene önceki gibi düşünür müydü acaba?
📌Dalgalar parkın dudaklarına varıyor, ıslatıp geri çekiliyor, iskelenin taşları kırılmış, kırık kirpikler, ay kesikleri.

 "küçük çiçekleri vardır unutmabeninin, mavidir."

Sevgili Caymaz
“ Hikâyeler; ipini kendi çekenlere, en çok da onlara.
Belki de hikâyelerimi hiç okumayacak olanlara.” diyor.



Sevgili Onur yüreğine sağlık...

11 Ağustos 2016 Perşembe

Yalnız Gezenin Düşleri





Fransız yazar,düşünür,filozof,politika ve müzik teorisyeni' dir. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır. Rousseau'nun bana göre en büyük eseri, günümüzde halen üniversitelerin felsefe bölümlerinde ders kitabı olarak okutulan “Toplum Sözleşmesi”dir.

Fransız Aydınlanması’nın ‘aykırı’ sesi Rousseau, edebiyatın geleneksel türleri içinde kendisine kolayca bir yer bulamayan bu ‘anı’ ile ‘roman’ arası metinde, hayatı ile bir son hesaplaşma çabasına girişiyor. Bu hesaplaşma en başta düşünürün iç dünyasına, geçmişine yaptığı bir yolculuk anlamına gelmektedir. Yalnızca Aydınlanma’nın değil, tarihin en büyük ve en önemli devrimlerinden birini gerçekleştirmek üzere olan burjuvazinin, tarihe kendi ‘aklı’ ile yön verme hedefinin içinden yükselen uygarlık eleştirisi ve buna bağlı ‘doğaya dönüş’ çağrısıyla Romantik akıma öncülük etmiş, halk iradesinin monarşiye karşı üstünlüğünü savunan bu ‘eleştirel ses’, Rousseau’nun hayatının son yıllarında içine sürüklendiği yalnızlığın, tecrit edilmişliğin kalın duvarlarını ören sestir de.
Yalnız Gezenin Düşleri: İç dünyaya yolculuk...

Rousseau  bu kitabı on geziden oluşuyor.Birinci  gezintisini, uzun süredir içinde bulunduğu; maddi ve manevi durumunu, insanlardan kopuşunu ve “Ben kimim?” sorusunun cevabını aramakla geçiriyor.
Genel olarak gezintilerin hepsinde bir sorgulama,bir kaçış,kendini arayış var.
Sevgili Rousseau evini ve herşeyini bırakıp sakin bir köye yerleşiyor,orada kimliğini saklayıp,toplumdan uzaklaştığı bir dönem,bu muhteşem eserini temel taşları beyninde şekillenmeye başlıyor ama yazmıyor çünkü ne kitaplarını ne de kalemlerini sandıktan çıkartmıyor.Kendine gelen mektuplara cevap yazmak için kalem ödünç alıyor,yazdıktan sonra hemen teslim ediyor.Burada ne bir kitap ne de bir cümle yazıyor.Kendini  sadece doğaya ve bitkibilimine adıyor.Bitkilerin özelliklerini doğada yürüyüşler yaparak araştırmaya başlıyor.Bu köyde uzun yıllar kalıyor.Zamanın nasıl geçtiğimi anlamıyor ama yaşlandığını,hafızasının eskisi kadar güçlü olmadığını,yaşının altmış beşi geçtiğini hatırlıyor.Bu yaptığı duygusal yolculuklar sonucu oldukça duygusal bir eser  ortaya çıkarıyor.

Kitabı okurken kendi ruhunuzla konuşuyormuş hissine kapılıyorsunuz."O ruh ki, insanların elimden alamayacağı tek şeydir" Akıl sözünü işittirebildiğinde konuşur"diyor
Çevresindeki insanlar yüzünden mutsuz olduğunu "İnsanlar ,yaşamımın bütün  zevkini yüreğimden kopardılar"Syf.8 cümlesiyle anlıyorsunuz.
Ben düşlemlerimi yalnızca kendim için yazmıyorum dedikten sonra aslında kendi için yazdığını;"yaşlandığımda ölümüm yaklaştığında,umudum bitmek üzere olduğumda yazdıklarımı okumak bana yazmaktan aldığım zevki anımsatacak "diyor.
"Avuntuyu,umudu ve sessizliği ancak kendimde bulduğum için yalnızım ve kendimden başka kimseyle uğraşmak istemiyorum"Syf.10 İnsanların onu çok üzdüğünü ve anlamadığını,onlar yüzünden acı çektiğini sayfaların arasında hep yineliyor. "İnsan izi olmayan yerlerde,onların kininden kurtulabildiğim bir sığınakmış gibi şu yeşilliğin içinde ağaçların uğultusu,suların sesi ve kuşların cıvıltısı içinde rahat soluk alıyorum" cümlesinden anlayabiliyorsunuz.

Yaşamayı göze alan insanların ruhu derece derece sönmeye başlar.O sönmeyi biraz yavaşlatmak için  doğayla baş başa kalmak,doğanın içindeki sesleri duyumsamak gerekiyor.Doğa, insanlar gibi bizi umutsuz bırakmak  yerine yaşam enerjisi sağlar.O enerjiyi hissetmeliyiz.
"Mutluluk kaynağının bizde bulunduğunu,mutlu olmasını bileni  mutsuz kılmanın insanların elinde olmadığını deneyimle öğreneceksiniz."
Öğrene öğrene yaşlanacaksınız.
İnsanların sizi içine düşürdüğü acıları,tuzakları bir bir gördüğünüz halde yine de ona engel olamadığınızı  ve sevgilerinin de yalan olduğunu deneyimliyorsunuz ama nedense içimizdeki  iyilikten dolayı onlara inanıyor, üzülen yine biz oluyoruz.
"Bana aşıladıkları sevgiden,o sevgini içten olmadığını hissediyordum.Kimseyi umursamayan bir yalnız olarak yaşamımı sürdürüyordum."

"Uzun süren kaygılardan sonra ,payıma düşmesi gereken umutsuzluk yerine  ruh dinginliğine erince,mutluluğa bile kavuştum.Çünkü ömrümün her günü bir öncekini bana zevkle anımsatmakta ve ertesi gün için de başka bir şey dilememekteyim. Bu fark neden ileri geliyor? Tek bir şeyden,zorunlu olmaya ses çıkartmadan boyun eğmeyi öğrenmekten"
"Mutluluk sürekli bir ruh durumudur ki,yeryüzünde insanlar için kurulmuşa benzemez.Bu dünya da her şey kararsızlığı gösterir.Çevremizde her şey değişir.Kendimiz de değişiriz ve kimse bugün sevdiğini yarın da seveceğinden emin olamaz."

Son söz ile yazımı bitiriyorum.
Mutluluğun dış belirtileri yoktur;onu keşfetmek için mutlu insanın yüreğindekini  görebilmeli...
Sahi sen mutlu musun?

Harika bir kitap,herkesin okuması gereken bir kitap,bir şey bulamasanız bile kendinizi bulursunuz.






10 Ağustos 2016 Çarşamba

GYGES'İN YÜZÜĞÜ


GYGES'İN YÜZÜĞÜ 

Platon "Devlet "adlı kitabının ahlak ve adalet anlayışının 359-d bölümünde "Gyges'in yüzüğü"; Glaucon ile Sokrates arasında geçen bir konuşmada, Glaucon tarafından anlatılan bir efsanedir...
Gyges'in hikâyesi şöyledir; Gyges,  Lydia kralının hizmetinde bir çobandır.  Bir gün sürüsünü gezdirirken deprem olur. Deprem sırasında yer yarılır ve Gyges korkusuzca yarığın içine iner,orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görür. Eğilip içine baktığında, insan boyundan büyük bir ölü olduğunu görür. Ölünün parmağında bir şeyin parladığını fark eder ve yakınlaşınca altından bir yüzük olduğunu anlar. Yüzüğü alıp kendi parmağına takar. Daha sonra çobanlar toplantısında yüzüğü evirip çevirerek oynamaya başlar.  Yüzüğü çevirince yanında oturanlar kendisinin görünmez olduğunu fark eder ve nereye gitti diye soruşturmaya başlarlar. Yine yüzükle oynamaya başlar ve gene gözle görünür olur. Yüzüğün sihrini anlar çevirince görünmez, düzeltince görünür olur.  Gyges yüzüğün bu sihrini kullanarak saraya girenlerin arasına katılır. Kralın karısını baştan çıkarır ve onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçer. Tıpkı bir Tanrı gibi dilediklerini yapar. Bu görünmezlik sayesinde her şeyi duyabilir, her yere girebilir, istediği, her şeyi alabilir, istediği kişileri öldürebilir. Yüzüğün bu gücünü kullanarak büyük servetler elde eder. Lidya’nın yeni kralı olur.(Devlet 360-a)
İçimizdeki doğrulukla eğrilik bedenimizdeki sağlık ve hastalığa benzer. İyilik, içimizin sağlığı, güzelliği, düzeni; kötülükse, hastalığı, çirkinliği, çürümüşlüğüdür. Yapacağımız dürüst işler bizi iyiliğe, dürüst olmayan işler de kötülüğe götürür. İnsanı dizginleyen akıldır.(441-c)
Glaukon şeytanın avukatlığını yaparak şöyle der; "Derler ki, tabiatta haksızlık etmek iyi, haksızlığa uğramak kötü bir şeydir. Haksızlığa uğrayanlar ise haksızlık edenlerden çok daha fazladır."(Devlet, 359-a)
İnsandaki adalet akıl tarafından yönetilir. Platon’a göre "Mutlu olmak için erdemli ve adil olmak gerekir." Erdem iyiliğin, adil olmakta insanın ve toplumun en yüksek amacı olan mutluluğun gerçekleşmesini sağlayandır.
Doğruluk sofistlerin iddia ettiği gibi “güçlüye göre şekillenen” değil; doğal olan, adalet ve ahlakın temellerinden biridir"
“Doğruluk, hem kendisi hem de verdiği sonuçlar iyi olan şey, mutlu olmak isteyenin aradığı şeydir doğruluk “der Sokrates.
“Şimdi böyle iki yüzük olsa, birini doğru adamın, birini eğri adamın parmağına taksak ve şehre koyuversek, bunlar, her istediklerini korkmadan yapacaklar, canları istediği kimselerle düşüp kalkacaklar, kimi isterse öldürecekler, tıpkı bir Tanrı gibi dilediklerini yapacaklar. İkisinin de davranışı bir olacak; çünkü, bu durumda hiç kimse doğruluğa bağlı kalacak, başkalarının malına el sürmeyecek kadar babayiğit olamaz!”  der  Glaukon.
 "Haksızlık etmek fırsatını bulan herkes haksızlık eder"(Devlet, 360-b)
“Hikâyenin ana fikri insanların, görülmeyeceğini, fark edilmeyeceğini bildikleri anlarda suç işleyebilecekleridir." der Platon…

Böyle bir yüzüğe sahip olsanız ahlaklı olmaya devam eder miydiniz? 

8 Mayıs 2016 Pazar

Kayıp Düşler Kitabı




Edebiyatın geniş zamanlı ruhu, felsefeyle tamamlanacağını düşündüğüm için Felsefe okumaya karar verdim. Felsefe varlık olarak, insan aklının sınırlarıyla çizilmiş kocaman bir güzellikler ülkesiydi. Bu felsefe ülkesinde yaşamış düşünürlerin çığlık atan cümleleri kulaklarımda uğulduyordu. En çok da Sokrates’ın kendini bir türlü anlatamamanın verdiği ızdıraba şahit oluyordum.
Platon'un mağara alegorisinde olduğu gibi gölgelere bakmaktansa, o gölgeleri oluşturan ışığa doğru gitmek istiyordum.
Yazarken bazen Tanrı'ya karşı suç işlemiş Sisyphos gibi hissediyor, sırtımda koca bir kayayı tam tepeye çıkarmayı başardım dediğimde, kaya tekrar aşağıya düşüyordu. Tekrar yüklenip yukarı çıkarttığımda tekrar aşağıya düşüyordu. Tekrar tekrar...Bu tekrarların beni yıldırmasına izin vermemeli ve yazmaya başladıysam, devamını getirmeliydim.

Romanımda, kahramanlarımdan önce yedi yıl boyunca bloguma yazdığım cümleler vardı. Hayatımın her anında, o yazdığım cümleler bir fısıltı şeklinde bana seslendiler. Mistik bir yönden yazdığım cümlelerle kendime ulaşmaya çalıştım.

  Bir gün aklımın sakladığı odalardan sesler duymaya başladım. Çok sessiz konuştukları için sadece adlarını duyabilmiştim adı Yaprak’tı. Sonra ötekiler Nisa, Yusuf, Gökçe, Nergis, Çağla.  İki yıl boyunca onların bana seslenmelerini bekledim. Gittiğim her yere onları da yanımda sürükledim. .Ama ben o ilk sahneyi yazmak yerine Yaprak’ın beni çağırmasını, masamın başına oturup sabırla bir kelime bile yazamadan saatlerce bekledim. Bir gün kitaplığımda öylece bana bakan Sylvia Plath’in günlükleri bana seslenmeye başladı.  Yazamadan nasıl ızdırap içinde kıvrandığını anlatan cümlelerini tekrar tekrar okudum. Bu ızdırap ki bir türlü hiç durmuyordu ve beni ele geçirmeye çalışıyordu. Ama romanın kurgusu, nasıl ilerlemem gerektiğiyle ilgili bir belirsizlik içinde yüzüyordum.

Anlatmak istediğim romanın felsefi, psikolojik boyutlarını araştırmaya başladım. Kendimle amansız bir savaşa girdiğimi hissediyordum. Beynimin içindeki savaş bir türlü sona ermiyordu. Bir türlü romanın ilk cümleleri ortaya çıkmıyordu. Kaygılanmaya ve yazamamaya başladım. Ne zaman yazmaya başlayacaktım? Bir türlü cevaplarını bilmediğim sorular beynimin içinde dönüp dolaşıyordu. Sinci bir böcek gibi düşüncelerimi   kemiriyordu.
Kimi insanlar romanlarını bu konuda bir mimar edasıyla yazıp, çizip bir şekle koyarlar ya, işte ben onun bir türlü başaramayacakmışım gibi geliyordu. Sonra birden bire romanın ana hatları belirmeye başladı.

Bilinçaltım çok karışmıştı. Bu ruh haliyle gerçeğe yakın rüyalar görmeye başladım. Rüyamda gördüğüm resimlerin gerçek olmaması için, kendimi dualar ederken yakalıyordum. Bir gün yazmaya çalıştığım romanı bir tarafa bırakıp kendi kendimle konuşmaya başladım. Konuştuklarımı değil ama sustuklarımı yazmaktan kendimi alıkoyamadığımı hissettim. Günlerce, saatlerce sustuklarım yazmakla bitiremedim ve en yakın dostlarım kelimelerim oldu ve bu roman ortaya çıktı.

Sartre, "bir insan her zaman bir hikâye anlatıcısıdır; kendi hikâyeleriyle çevrili yaşar; başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır" diyor.
Ben de bu romanı yazarken gerçekten yaşadım. Bazı zamanlar ise o yaşadığım hikâyeden çıkamadım.

Siz eğer bir gün yazdıklarımı okursanız, her bir kelimesine dokunun. Ben parmak uçlarımdaki uyuşukluktan hissedeceğim.

Derin sevgilerimle

Dostlar

6 Nisan 2016 Çarşamba

Yüreği Deniz Kenarı


Yüreği deniz kenarı, gamzeli kadınım...
 Gitme!
 Gel beraber u/mutlu çiçekler dikelim bahçemize... Gel beraber gülelim
 Gel beraber ağlayalım, bağıralım, sövelim. 
Bu acımasız hayatın içine doğru yüreğimizin rotasıyla beraber gidelim. 
“Diyelim ki kaldım, neler yaparız anlat!” “Sevdirirsen kendini severim seni…” Öyle böyle değil benim sevmelerim, başka başka severim seni. Mesela sabahları seni uyandırmak için gözlerinden öperim. Sonra kahvaltı hazırlarım sana. Arada bir çilek reçeli bulaşan dudaklarını öperim. Karşımda öylece duruşunu izlerim. Bana gülümseyişine notasız şarkılar mırıldanırım. Sonra en sevdiğin Zeki Müren plağını koyarım pikaba, dinleriz. Birbirimizden uzakta, “Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım"ız diye şarkıya eşlik ederiz. Sonra sarılırız öyle upuzun…
 Kafam iyi olursa imlasız şiirler yazarım sana, hatta bağıra bağıra o şiirleri okurum. Gecenin bir yarısı olduğu umurumda olmadan, herkes duysun isterim seni sevdiğimi… Zamanı kırıp  zamansız yürüyüşler yaparız içimize doğru aniden yağmur çiselemeye başlar. Kollarımızı iki yana açıp sevgimize teslim olduğumuz gibi yağmura teslim oluruz. Sonra sırılsıklam oluruz. Mis gibi yağmur kokan saçlarını öperim.
 Sonra sahile ineriz, öylece oturup karşı kıyıları seyrederiz. Geçen gemilere ellerimizi sallarız. Bir pamuk şekeri satan adam geçer yanımızdan gidip sana alırım, beraber yeriz. Dudaklarımız yapış yapış olur, o yapışkanlıkla bir daha öperim seni. 
Hayat seni tesadüfen karşıma çıkarmasaydı, her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. “Sen bana dünyada başka bir hayatın da olduğunu, benim de ruhum ve kalbim olduğunu öğrettin,” diyor ya Sabahattin Ali, aynen öyle… 
Gözleri kömür karası, saçları ateş parçası güzel kadınım “Benimle yaşlanmaya var mısın?” 
Benim için severek dilediğim bir duasın. Hadi gel! Cevapları olmayan sorular sormaktan vazgeç! Hayat sana en güzel cevapları yaşayarak verecektir. 
Gel yaşa benimle..